15 Kasım 2010 Pazartesi

KURBAN BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN!


Bu aralar zamansızlıktan arkadaş bloglarını takip edemediğim için kendi bloğumdan Bayramınızı kutlar herkesi bayram sevinci ve coşkusuyla kucaklarım.
Sevgilerimle!

12 Ekim 2010 Salı

SEN


Sevgili misin? Hayır


Aşığım? Hiç değil


Sen..


Sen sıla hasreti, anne kokusu


Sen gün ışığı, iyot kokusu


Sen bildiğim, bana ait herşeyin ortağı


Kayıplarımın sesi, soluğu


İç sesim , çığlığım


Sen pişmanlığım , sorgularım...


Sen...



Sen , tüm soruların cevabı

Uzanıp da tutamadığım elsin.










ZÜHRE




6 Ekim 2010 Çarşamba

DOSTLAR


Anılarla ve kahkaharla dolu harika iki gün geçirdim. 2004'den beri ABD' de yaşayan ve neredeyse 5 yıldır görmediğim canım dostum, kardeşim Nihan geldi. ABD macerası başlamadan önceki tüm aşamaları birlikte yaşamış ilk gidişinde arkasından hüzün ve endişe dolu gözlerle el sallamıştım. Ama o buradaki başarılarına orada da hergün bir yenisini ekleyerek gurur kaynağım olmaya devam ediyor. Başarılarından sadece biri olarak ünlü çizgi film Pembe Panter'in yine onunla özdeşleşen müziğinin bestecisi Hanry Mancini adına kurulan Enstitü' nün açmış olduğu beste yarışmasında dereceye girmek. Daha ne diyeyim! O bir kompozitör, o bir ressam, o bir müzisten ... uzayıp gider.


İstanbul'a geldiği günün akşamı eve gittik. Balkız önce edalı edalı baktı ardından üzerine atladı. Sofrayı hazırlayıncaya kadar Nihan'a evi gezdirmekle başlayıp çekmecesindeki tüm kıyafetleri bir bir gösterip yerlere attı. Sonrasında saklanbaç, zıplama , atlama, çığlık atmaca....Nihan'ın kardeşi tatlı Aslı'nın BAlkız'a özel yaptığı çiçek kız aparatları ile BAlkız süslenerek, Nihan'ın Bursa'dan kumaşlarını alıp hepimize özel olarak diktirdiği Arnavut Şalvarları ile şalvar partisi yaptık.Aman ne rahatmış. Benim kocişin yorumu hemen şöyle oldu: " Ecdat işi biliyormuş" :)). Tevekkeli babaanemle anneannem kışın pazen, yazın basma şalvar diktirir; ancak gezmeye giderken "entari" giyinirdi.

Gece Balkız'dan arta zamanlarda hep konuştuk, konuştuk ve bolca güldük.Anlatacak şeyler o kadar birikmiş o kadar susamışız ki birbirimize.


Sabah erkenden Balkız'a yakalanmadan çıktık evden. Duruşmanın olmadığı gün olması beni rahatlatırken ofise vardık.İçeri girer girmez diğer kankamız Yeco'yu aradık . Yeco benim İstanbul maceramın ilk tanığı, ortağı ve benim bu şehre alışmamdaki ilk desteğim.Ona çooook şey borçluyum çok! O benim Beyoğlu Ofis Maceraları'nda anlattığım biricik ortağımın ablası. Benim dostum, sırdaşım. Nihan'la ikisi hayatımın en zor , en karışık ve en mutsuz günlerimin ortağı olup birlikte geçirdiğimiz harika anıların baş kahramanları. . DOST! Dost diye düşündüğümde hep ikisi gelir aklıma burda. Vazgeçilmezlerim..


Yeco'nun gelmesiyle birlikte üçlü bir sarılış !!! Bağırış, çağırış ve kahkahalar çınlattı kahvaltı sofrasını. Neler hatırlandı, neler anlatıldı..2001 ve 2002 yılbaşını birlikte geçirdiğimizi unutmuşuz. Bir gece evdeki tüm likörlerin üzerine içtiğimiz şaraplar sayesinde insanlıktan çıktığımız an.. Aman Yarabbi neler yapmışız. Belki o zamandan beri ben hiç içmiyorum.Hatta tövbeliyim :)) Gittiğimiz konserler, insan manzaraları; bir sürü anektotlar !


Saatler çok çabuk geçti ve ayrılık vakti geldi. Yeco işleri sebebiyle erken vedalaşırken Nihan'da birkaç alışveriş sebebiyle İstiklal'e çıktı. Birkaç saat sonra tekrar telefonlaşıp buluştuk Nihan'la. Uzun zamandır özlenen kumpirle midemizi doyururken sohbete devam ettik. Bu arada kumpir İzmir'de ilk çıktığında ben üniversite 1. sınıfta okuyordum ve o zamanki adı da " Baked Patato" idi. Nedense yıllar sonra İstanbul'a geldiğimde adının kumpir olarak değiştirildiğini öğrendim. Bunu eşime anlatığımda ilk tepkisi " tabii siz İzmirliler sosyetesiniz, sosyete! " oldu :))


Ayrılıkları hiç sevmem, vedalaşmaları da. Ne yapacağımızı bilemedik Nihan'la. Birkaç dakika ayrılamadık birbirimizden. Seneye görüşeceğiz demek ağır geldi bize.Kısa bir hesapla en iyimser tahminle 8 ay sonra görüşebileceğimiz çıkamadı dilimizden. Ben işin kolayına kaçıp ağlamamak için 15 gün sonra görüşeceğiz dedim. 15 gün sonra !! Evet evet dedi Nihan'da dolu gözlerle. Hasrete hasret yüklenen sevgiyle sarıldık tekrar tekrar.. Umarım 15 gün kadar kısa gelecek ve geçecek süre içerisinde tekrar görüşürüz niyetiyle arkama bakamadan salındım ofise.


İnsanın hayattaki en büyük kazançları olarak elde ettiği dostlarla hayatın nasıl anlamlı ve katlanılır kılındığını düşünürken içim ısındı ; eve gidiş yolu
bile kısaldı.


İyi ki varsınız!!

7 Eylül 2010 Salı

UNUTMAK


Son bir kaç yıldır unutkanım. Bu sene had safhaya çıktı. Oysa unutmak isteyip de unutamadığım bir dolu şey varken, unutmamam gerekenler bir bir dilini çıkarıp el sallıyor bana . Bu tatilin , bir kaç gün hasta olmamın dışında , zihnime çok yarayacağını düşünürken dün ofis kapısı çaldı. Karşımda iki adam ve bir çocuk. Kocaman gülümseyen gözlerle ve benim onu tanıdığımdan çok emin ifadeyle " Abula merhaba !" .

Ben şaşkın " Pardon kimi aramıştınız ".

Adam " Zühre Abula ben... ben !! " .

I-ııııh, hıık ! Gözüm bile ısırmıyor.

"Valla tanıyamadım, çok özür dilerim; biraz tanıtsanız" .

Aklımda içeride müvekkilde; toplantının en derininde kalkmışım. Adam Taksim diyor, kartonpiyerci, boyacı diyor, bende ı-ııııh. Tanımıyorum. Gülümseyen dudaklar hafif hafif kapanmaya, bakışlar alınganlığa doğru kaymaya başladı. Valla tanımıyorum, ne yapayım şimdi !!! Tanıdım desem onu bunu soracak ve ben cevap veremeyecek saçma, samimiyetsiz bir gülümsemeyle sohbetin sonunu bekleyeceğim. Adam ordan girdi burdan çıktı baktı olmadı

" abula, tabii aradan çok sene geçti de ondan tanıyamadın " deyip iyi günler diledi.


İçerde müvekkil ile toplantı kaldığı yerden devam etti etmesine de benim akıl adamda kaldı biiir, unutkanlığım içime dert oldu ikiiii, böyle giderse bir müddet sonra ofise diye çıkar kendimi Bitlis'de bulabilirim üüüüç.


Keşke unutmak istediklerim silinse , duyduklarım uçsa zihnimden ağır ağır dönmemecesine, yaşamamış olmayı yeğlediklerim farklı bir durumla yer alsa hayatımda......ne güzel olurdu....


Yorgunum,çok yorgun !!


Anneannemi düşündüm.....Alzheimer'lı zihninin ona oynadığı oyunlar sayesinde etrafında dönen insanlık zaafiyetini algılayamıyor olmasına sevindim , belki ilk kez. Belki ilk kez , benim nur yüzlü , elma yanaklı canım anneanneme musallat olan bu hastalık için Allah'a şükrettim.




19 Ağustos 2010 Perşembe











Yukarıdaki benim Zefra'm. O bana Züfre der ben ona Zefra; taaa yıllardan beri. Gözümüzü açtığımızdan beri birlikteyiz, arkadaşız,dostuz,kardeşiz biz. Annesi anneme kırk gezmesine geldiğinde ben dört aylıkmışım. Burada olduğumu duyunca iki çocuğunu da arabaya atıp geldi beni görmeye. O kadar güldük o kadar güldük ki ara ara çocuklar yanımız gelip gelip anne iyi misiniz diye sordular. Halbuki biz biraraya geldiğimizde hep böyleyiz ama onlar bilmiyorlar. Annesi Güler Teyzem kapıyı çalıp girer, hadi anlatın bakayım ben de güleyim derdi. Biz birbirimize bakıp bakıp tekrar gülmeye başlardık çünkü bizi herşey güldürmeye yeterdi, anlatacak birşey bulamazdık, bulsak bile başkalarına saçma gelebilirdi. Onca seneden sonra gülmek için bahane aramaya ihtiyaç duymadığımızı görmek mutlu etti bizi. Balkız da Zefra'nın çocukları da bizim katılıp katılıp yerlere yatmamıza pek şaşırdılar. Performansımızdan birşey yitirmemişiz :))


Yıllar geçiyor ama bulunduğumuz, bıraktığımız noktadan devam ancak dostlarla mümkün oluyor. Onların varlığını hissetmek güç katıyor. Eksilmemesi, artması dilğiyle yıllar geçsin ve biz hep böyle kalalım dedik ve vedalaştık.


Yukarıda mutlu BAlkız fotoları iftiharla sunulur :)))
Herkese sevgilerle !!

10 Ağustos 2010 Salı

BİR-İKİ BİR-İKİ İZMİR İZMİR







Karşımda babam ritim tutuyor , tv de Candan Erçetin Vardar Ovasını söylüyor ,ben eşlik ediyor bir yandan yazıyor, BAlkız bu şenlikte anneannesinden masal dinliyor...Bugün saat 17 e doğru indik İzmir'e. Oradan arabayla doğru Özdere'ye. Özlemişim hem de çok. Hem gözüm hem gönlüm dinlendi. Mandalina bahçeleri, bellenmiş toprak, zeytin ağaçları...İstanbul'un neminden sonra burası sıcağa rağmen cennet geldi bana. Balkız yolda üzmedi beni. İlk defa büyüdüğünü hissettim. Öğle uykusu uyumadığı halde saat 23.55 ve hala ayakta !

Memleketimin , anamın, babamın , evimin kokusunu çekiyorum içime taa en derinlere ki hiç çıkamasınlar diye..

3 Ağustos 2010 Salı

HACİZ-DAYAK-HUKUK DEVLETİ


Yeni avukatların kaderidir icra işi. İlk önce bu işe koşullanırlar.İlk şoku burada yaşarlar. Farklıdır icra işi, icra avukatlığı. Her işin ayrı bir sahne ve senaryo olduğunu kabullenir , oyunu kuralına göre oynamayı öğrenirsen zevkli bile gelebilir. Benim için öyledir. Öyledir çünkü binbir türlü olay yaşamışımdır;sonradan hepsi komik gelir. Komiktir ama çok da tehlikelidir ve bu uğurda pek çok meslektaş can vermiştir. Bu durumda aklıma gelen ilk laf " Elalemin derdi beni gerdi " dir ama nafile. Küfür de yersiniz,beddua da, üzerinize de yürünür; türlü türlü durumlar... Çok şükür bu güne kadar hiç dayak yemedim. İlk haciz işlemi yaptığımda stajyerdim.Eve geldiğimde kimseyle ne görüşmek ne de konuşmak istedim. Yemek yemeden yattım ve sabah kalktığım da böyle bu işe devam edemeyeceğimi düşünüp bir karar aldım. Cüppemi çıkarır gibi çıkaracaktım tüm yaşanılanları kapının önünde, sokmayacaktım içeriye. Böyle giderse ya kanser olur ölecek ya da bu işi bırakacaktım. Ve bu işin içinde olmayanların kolay kolay anlayamayacağı bir ruh içine büründüm zamanla. Buna belki de mesleki zırh yada ruh denilebilir mi? Evet belki de öyle.


Dün hacze çıktığım günlerden biriydi. Sıradan bir gündü. Benim haczim kaçıp bırakılan iş yerini haciz kanalıyla açtırıp tespitinden ibaretti. Hacze adliye aracıyla icra memuru eşliğinde birkaç avukat -stajyer avukat yada iş takipçisi birlikte çıkılır, şöförün seçtiği güzergahtan sırayla işe başlanılır. Dünkü ilk güzargah Başakşehir'di. Bayan avukat gidilecek yer için mutlaka polis alınması gereğinden bahsetti. Memur karakolu aradı ama iş yoğunluğu sebebiyle ekip verilemeyeceği söylendi. Bu sefer 155 aranarak durum anlatıldı. Gelen ekiple birlikte apartmanın dördüncü katına icra memuru, avukat hanım ve şöför birlikte çıktılar. Beş dk. sonra evden gürültüler, daha sonra bağırtılar gelmeye başladı. Yukarıda iki polis olduğunu biliyorum. Aşağıda da üç polis. Karşı apartmandan bir kadın çıkıp karşıda siyah bluzlu kadını dövüyorlar birşeyler yapın diye bağırdı. Polise " Eyvah bu Avukat Hanım koşun lütfen " diye bağırdım. Aynı anda Avukat Hanımı üç defa cama çarptıklarını gördüm. Amaç cam kırılsın ve oradan yere çakılsın. Polis ne yapacağını şaşırmış bakıyor, ben bağırıyor derken icra müdürü çıktı kapıdan saç baş dağılmış ağlıyor. Kurtarın dedi avukatı. Polis içerde hiç birşey yapmıyor, yapamıyor. Derken Avukat Hanım yüzü tırmıklanmış, göğsünde ve baldırında tekme izi üstü başı dağılmış bir vaziyette çıktı. Kana susamış, dillerini anlayamadığım bir düzine insan pencerelerden sarkmış sadece anladığım pis k....tak , o.......pu lafları. Olayın baş failleri iki adam polis eşliğinde aşağıya indi ama poliste hiç icraat yok. Biz baskı yapıyor adamları kelepçe eşliğinde minübüse bindirilmeleri gerektiğini söylüyoruz ama gördüğümüz görüntü aciziyetten başkası değil. Yaklaşık bir saat sonunda polisler adamları araca bindirmeye ikna etti, nüfus cüzdanlarını dahi görmeyi başaramadan. Aklıma insanca yaşam ve hak mücadelesi için yürüyen yurdum insanı ve onları gaz bombası altında sindirerek coplayan polisler geldi. Gözaltında kaybolan insanlar, gençler ; saçma sapan şeyler yüzünden tartaklanan,aşağılanan insanoğlu... Onlar başka polisler miydi ? Onlar polis miydi ? Peki bunlar kim ?? Haklı-mağdur , haksız- zanlı, cahil- mütecaviz, aydın-taarruz-hedef. tezatlığı. Bu böyle uzayıp gider.


Arzu edilen ne yetkisini aşan ne de aciziyeti içerisinde sapla samanı karıştıran polis. Arzu edilen tek şey devletin tüm kurumlarının tam yetkili ve donanımlı çalıştığı bir HUKUK DEVLETİ. Tek eksik bu !

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...