Beyoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Beyoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Temmuz 2014 Çarşamba

MERHABA BEYOĞLU


90 lı yıllardı..Arada bir yolunu bulur kalbimin attığı yere kısa zamanlı ziyaretler yapardım; İstanbul'a. Bu ziyaretlerden birinde Halep Pasajının alt katındaki dükkanlardan birinde ( belki de tek bir dükkan vardı tam hatırlayamıyorum ) bir dergi görüp elime almıştım; " MERHABA BEYOĞLU" . 

 Genel Yayın Yönetmeni Gürkan Kuş, Yayın Danışmanı Jak Deleon. Yazı Kurulu Çelik Gülersoy, Özdemir Kaptan Arkan, Giovanni Scognamillo, Jak Deleon, Ergun Hiçyılmaz, Sadettin Davran, Burçak Evren, Arzu Özbakış, Ali Topuz, Küçük İskender, Füsun Erbulak, Mesut Kara, Pınar Çekirge. Elimde bir cevher vardı. Atan kalbimin yaşadığı şehir bir yana Beyoğlu benim için özeldi . 1996 yılında rastlantı eseri keşfettiğim  " MERHABA BEYOĞLU" 1997 yılı başından sonra bir daha yayımlanmadı. Ara Güler'in en güzel fotoları, Küçük İskender'in kallavi küfürlerle bezenmiş şiirleri; Füsun Erbulak' ın şehir tiyatroları ardındaki sönmüş , yitmiş aşkları, kabare suareleri, kulis hikayelerini; Giovanni' den lavanten hikayeleri ve sinema, Jak Deleon' dan Pera'daki Beyaz Ruslar ve Beyoğlu'nun Beyoğlu olmasına kattıkları ve daha nice güzel hikayeler,makaleler.... Hepsinin yüreğine ve kalemlerine sağlık !


Ben o derginin her satırını içtikçe biraz daha yakınlaşırdım sanki "atan kalbime".. İstanbul daha bir başkaydı gözümde; şimdiden uzak. Uzaktayken ağırlığıyla bütünleşen tadı genzimi yakmaz, efsunlar içinde ," atan kalbimle" bütünleşir destan olurdu rüyalarımda... 

Güneşi, denizi, martısı, kaldırımlarıyla farklıydı İstanbul bende; gönlümde. Uzun zaman sürecek bu efsunlanma ne vakit geçti biliyorum, biliyorum da keşke aynı kalabilseydi. Bazen düşünürüm hangi aşkım devam edegeldi. Sıkılıyor muyum, yoksa çok mu şey bekliyorum henüz bulamadım cevabı ; ama aşk kalıcı değil bende. Ben aşka aşık kadın ; sadece aşka..Aşkın şekle bürüneninden çok öte.. Aşklar bir bir geçmekte iken İstanbul ayakta bana bakıyor; o da eski sevgili. 

Bir dargın bir barışık süren ilişkimiz hala devam etmekte; sanırım karşılıklı ve sessizce süren bir tutkumuz ve verilmiş sözlerimiz var İstanbul'la..O da ben de ara ara yutsak da, sözümüz SÖZ; yola devam !


6 Ekim 2010 Çarşamba

DOSTLAR


Anılarla ve kahkaharla dolu harika iki gün geçirdim. 2004'den beri ABD' de yaşayan ve neredeyse 5 yıldır görmediğim canım dostum, kardeşim Nihan geldi. ABD macerası başlamadan önceki tüm aşamaları birlikte yaşamış ilk gidişinde arkasından hüzün ve endişe dolu gözlerle el sallamıştım. Ama o buradaki başarılarına orada da hergün bir yenisini ekleyerek gurur kaynağım olmaya devam ediyor. Başarılarından sadece biri olarak ünlü çizgi film Pembe Panter'in yine onunla özdeşleşen müziğinin bestecisi Hanry Mancini adına kurulan Enstitü' nün açmış olduğu beste yarışmasında dereceye girmek. Daha ne diyeyim! O bir kompozitör, o bir ressam, o bir müzisten ... uzayıp gider.


İstanbul'a geldiği günün akşamı eve gittik. Balkız önce edalı edalı baktı ardından üzerine atladı. Sofrayı hazırlayıncaya kadar Nihan'a evi gezdirmekle başlayıp çekmecesindeki tüm kıyafetleri bir bir gösterip yerlere attı. Sonrasında saklanbaç, zıplama , atlama, çığlık atmaca....Nihan'ın kardeşi tatlı Aslı'nın BAlkız'a özel yaptığı çiçek kız aparatları ile BAlkız süslenerek, Nihan'ın Bursa'dan kumaşlarını alıp hepimize özel olarak diktirdiği Arnavut Şalvarları ile şalvar partisi yaptık.Aman ne rahatmış. Benim kocişin yorumu hemen şöyle oldu: " Ecdat işi biliyormuş" :)). Tevekkeli babaanemle anneannem kışın pazen, yazın basma şalvar diktirir; ancak gezmeye giderken "entari" giyinirdi.

Gece Balkız'dan arta zamanlarda hep konuştuk, konuştuk ve bolca güldük.Anlatacak şeyler o kadar birikmiş o kadar susamışız ki birbirimize.


Sabah erkenden Balkız'a yakalanmadan çıktık evden. Duruşmanın olmadığı gün olması beni rahatlatırken ofise vardık.İçeri girer girmez diğer kankamız Yeco'yu aradık . Yeco benim İstanbul maceramın ilk tanığı, ortağı ve benim bu şehre alışmamdaki ilk desteğim.Ona çooook şey borçluyum çok! O benim Beyoğlu Ofis Maceraları'nda anlattığım biricik ortağımın ablası. Benim dostum, sırdaşım. Nihan'la ikisi hayatımın en zor , en karışık ve en mutsuz günlerimin ortağı olup birlikte geçirdiğimiz harika anıların baş kahramanları. . DOST! Dost diye düşündüğümde hep ikisi gelir aklıma burda. Vazgeçilmezlerim..


Yeco'nun gelmesiyle birlikte üçlü bir sarılış !!! Bağırış, çağırış ve kahkahalar çınlattı kahvaltı sofrasını. Neler hatırlandı, neler anlatıldı..2001 ve 2002 yılbaşını birlikte geçirdiğimizi unutmuşuz. Bir gece evdeki tüm likörlerin üzerine içtiğimiz şaraplar sayesinde insanlıktan çıktığımız an.. Aman Yarabbi neler yapmışız. Belki o zamandan beri ben hiç içmiyorum.Hatta tövbeliyim :)) Gittiğimiz konserler, insan manzaraları; bir sürü anektotlar !


Saatler çok çabuk geçti ve ayrılık vakti geldi. Yeco işleri sebebiyle erken vedalaşırken Nihan'da birkaç alışveriş sebebiyle İstiklal'e çıktı. Birkaç saat sonra tekrar telefonlaşıp buluştuk Nihan'la. Uzun zamandır özlenen kumpirle midemizi doyururken sohbete devam ettik. Bu arada kumpir İzmir'de ilk çıktığında ben üniversite 1. sınıfta okuyordum ve o zamanki adı da " Baked Patato" idi. Nedense yıllar sonra İstanbul'a geldiğimde adının kumpir olarak değiştirildiğini öğrendim. Bunu eşime anlatığımda ilk tepkisi " tabii siz İzmirliler sosyetesiniz, sosyete! " oldu :))


Ayrılıkları hiç sevmem, vedalaşmaları da. Ne yapacağımızı bilemedik Nihan'la. Birkaç dakika ayrılamadık birbirimizden. Seneye görüşeceğiz demek ağır geldi bize.Kısa bir hesapla en iyimser tahminle 8 ay sonra görüşebileceğimiz çıkamadı dilimizden. Ben işin kolayına kaçıp ağlamamak için 15 gün sonra görüşeceğiz dedim. 15 gün sonra !! Evet evet dedi Nihan'da dolu gözlerle. Hasrete hasret yüklenen sevgiyle sarıldık tekrar tekrar.. Umarım 15 gün kadar kısa gelecek ve geçecek süre içerisinde tekrar görüşürüz niyetiyle arkama bakamadan salındım ofise.


İnsanın hayattaki en büyük kazançları olarak elde ettiği dostlarla hayatın nasıl anlamlı ve katlanılır kılındığını düşünürken içim ısındı ; eve gidiş yolu
bile kısaldı.


İyi ki varsınız!!

14 Haziran 2010 Pazartesi

BİR KADIN- BİR ERKEK


Kadının gözleri yerde dudakları titriyordu.Erkek ise kadının küçücük ellerini sıkıca tutmuş ısrarlı gözlerle ona bakıyordu. "Mümkün değil, "olması mümkün değil" dedi usulca kadın. Erkek "Olacak ! Ben olduracağım" dedi inanç ve aşkla.

Kadın İzmir'in Kadıfekale semtinde doğmuş , 13 yaşına bastığında imam olan babası onu zengin bir paşazadeye gelin etmişti İstanbul'a. Zengindi zenginliğine ya ama koca dayağı yanında bir de kayınvalideden dayak yemek çok ağrına gidiyordu. Üst üste iki oğlan çocuğu doğurmuş olmasına rağmen gördüğü eziyet karşısında bir gün iki çocuğunu da alıp baba evine dönemeyeceğini de bildiğinden çekip çıkmıştı evinden. İlk zamanlar yerini gizli tutmak için neredeyse kaçak yaşar olmuştu. Paşazede gittiği tüm yerleri bulmuş, önce eziyet, eziyete boyun eğmeyen karısını bu sefer tatlı konuşarak ikna etmeye çabalamış ama sonucun değişmeyeceğine ikna olunca da nikahını vermek için fazla direnmeye gerek duymamıştı. Onu bu mücadeleden alıkoyan en büyük sebep analarına koz olarak kullanmayı düşündüğü iki oğlunun da babalarıyla kalmak istemeyişi olmuştu.

Kadın , bir komşusu vasıtasıyla Karaköy'de büyük bir şirkette çalışmaya başlamış kendisinin ve çocuklarının nafakasını çıkarır olmuştu. Mutluydu; en önemlisi çocuklarıyla huzurlu bir evi ve dünyası vardı. Hemen herkesle rahatça iletişim kurar, tatlı diliyle çözümsüz gibi görünen tüm hususları kolayca yoluna sokardı. Şirketteki ilk yıl tahmin ettiğinden de kolay ve güzel geçmişti.

Erkek çok genç olmasına rağmen iri cüssesi ve ciddi tavrı sebebiyle yaşından oldukça büyük görünüyordu. Bolu'dan İstanbul'a çok küçük yaşlarda gelmiş , okuyamamış, kendini bildi bileli de Beyoğlu'ndaki çeşitli restaurantlarda her türlü işi hiç yüksünmeden yapmasıyla yarına hazırlanıyordu. Yarınları için büyük umutları vardı. Kah garsonluk,kah aşçı yamaklığı; bu sefer ise çalıştığı restaurantın şirketlere yemek servisliğini yerine getiriyordu.

Karaköy'deki şirkete yemek siparişlerini götürürken o zamana kadar hiç görmediği belki de fark etmediği kadını gördü. Gözleri takıldı. Kadının yüzünde huzurlu ve kendinden emin tavır, dudaklarında asılı kalan gülümsemesiyle baktığı evraklarda sanki dünyanın en güzel işini yapıyordu. Kimdi bu kadın ? Kafasında kısa bir duraksamadan sonra " Sana ne? " diye cevaplayıverdi yine kendisi. Kimse kim di?

Sabaha karşı eve gittiğinde sırt üstü yatıp o gün gördüğü kadını düşünmeye başladı. Ne kadar manalı bir yüzü vardı.Kocaman kahve rengi gözlerini çevreleyen kıvrık kirpikleriyle güzel taranmış simsiyah dalgaları saçları kafasına kazınmıştı. Bütün gün iş yaparken, siparişler için bir yerlere giderken aklında hep bu gözler vardı. Kafasını döndüğü her yerden ona bakacak , bakmasını ümit ettiği o kahverengi gözler !

Ertesi sabahı iple çekti.Öğle vakti yine aynı şirkete yemek servisi götürdü. Gözleri o masadaki kadını aradı . Ama bir yığın evrak dolu masada kimse yoktu. Daha fazla oyalanacak sebepte yoktu. Şirketten çıktığında kalbi kulkalarından çıkacakmış gibi atıyordu. Neredeydi kadın? Yoksa dün gördüğü bir rüya bir serap mıydı ? Çaresizce ağlamak istiyor ama iri cüssesi ve her daim ciddi tavrına hiç de yakışmayacağını düşünüp dudaklarını ısırıyordu. Ne oluyor bana diye düşündü. Dokuz yaşından beri gece gündüz çalışan, bu zamana kadar da aklına hiç kadın meselesi düşmemiş kendisini yadırgıyor ama kalbinin bu kez farklı çarpmasına engel olamıyordu. Ne yapıp edip bir sebep bulup geri dönmeliydi. Gün bitmesine yakın elinde beş adet bol fıstıklı kazandibi ile şirkete vardığında masada gördüğü kadın ile içine gün doğdu.Ciddi yüzüne yanlamasına etiket gibi yapışan gülümsemesine engel olmıyor kapıda hiç kıpırdamadan duruyordu. Onu ilk farkeden içerdeki şef oldu. Sonra diğerleri. Kadın gözlerini kaldırıp karşısındaki erkeğin gözlerinin onda olduğunu farkedip başını yine o tatlı gülümsemesiyle evraklarına eğdi. Erkek kendini toplayarak hemen şefe yönelip , patronun tatlı ikramını getirdiğini söyleyerek yine bir gözü kadında şirketi terketti.

İşte oradaydı, orada ! Demek ki gördüğü ne bir rüya ne de seraptı. Sevinç ve heyacandan çılgına dönmüş Karaköy'den Beyoğlu'na koşar adımlarla geçmişti. Hayatının kadını ve ilk aşkı olacak kadın için "Buldum, buldum ! " diye bağırırken bir taraftan da hiç kimsenin onda görmeye alışkın olmadığı gülümsemesiyle gelen geçene sarılıyordu.

Kadının gözleri yerde dudakları titriyordu. Erkek ise kadının küçücük ellerini sıkıca tutmuş ısrarlı gözlerle ona bakıyordu. " Mümkün değil, olması mümkün değil" dedi usulca kadın. Erkek " Olacak! Ben olduracağım " dedi inanç ve aşkla. Tam tersi gibi görünse de kadın erkekten 12 yaş büyük ve iki tane de çocuğu vardı. Olması gerçekten mümkün görünmüyordu. Ama erkeğin inanç ve sevgisine inat da eklenince erkeğin evlenmelerine muhalefet eden akrabalarından birkaç ay saklanmak zorunda kalmaları ve herşeye rağmen evlenmeleri , ölene kadar sürecek mutlu bir yuvanın başlangıç noktasıydı. En kötü günleri sadece kaçmak zorunda oldukları o birkaç ay olmuştu hayatlarında. Erkek, hiç baba sevgisi ve merhameti tatmamış erkek çocuklara baba, kadına ise gerçek bir koca olmuştu. Aşklarının ortak meyvesi bir erkek çocuk ile de bundan sonra hiç ayrılmayacaklarının ilanını vermiş oldular akrabalarına.

Kadın 83 yaşında vefat edene kadar erkek onun yanındaydı, yanıbaşında. Çok ama çok mutlu bir hayatları , yıllara meydan okuyan harika bir aşkları vardı. Hayatımın aşktan ötürü yara alan en zor zamanlarımı onların yanında sararak geçirmem yine onların muhteşem aşk hikayeleri ile mümkün oldu. Bugün erkek hayata gözlerini yumarken, kadınına kavuşacağı heyacanı içinde hiç umutsuz değildi. Gözlerinde yıllar öncesinin inancı, aşkı ve heyecanı içerisinde onu bitiren hastalığına hiç direnmeksizin , sevdiğine kavuşacak olmanın telaşıyla hepimize elveda dedi.

Bu dünya sahnesi böyle bir kadın ve erkeğin aşkı ile herşeye rağmen umudu , inancı ve sevgiyi toprağına nüfus ederek çoğalmayı salık etti...


11 Mart 2010 Perşembe

BEYOĞLU OFİS MACERALARI


İlk ofis maceram İstanbul'a geldiğimin 4. ayına rastlar. O dönemin Alman Konsolosluğu avukatı aile dostumuzdu. Yıllar önceki stajyeri ofisine bir gider ortağı aramakta olup durumu hemen bana haber eder. 10 dakikalık bir düşünme süresinden sonra teklİf hemen kabul edilir. Oysa o dört aylık sürede ben elimde harita ile Galata Köprüsü ile ayrılan kısmın neden hala Avrupa yakasına bağlı olduğunu keşfetmekle meşguldüm. Ve adliyelerin yerini öğrenmeye çalışıyordum. Ofis Alman Hastanesi'nin hemen karşısında idi. Ofis arkadaşım ise 40 lı yaşlarda , ilk bakışta oldukça matrak , hoş görünümlü bir bayandı. Bir odanın içinde ikimiz ayrı ayrı masalarda kendi işlerimizi yapacak ; sadece kira,elektrik v.s giderlere ortak olacaktık. Neyse başladık. Bayan sadece haftanın bir-iki günü geliyor, geldiği saatler genelde akşam üstüne tekabül ediyor birkaç saat kaldıktan sonra da Beyoğlu'nda müdavimi olduğunu sonradan öğrendiğim bir bara takılıyordu. Hımmm bana ne dedim içimden; her gün sabahtan akşama kadar birlikte oturmaktan ve zoraki muhabbet türetmektense böylesi iyi diye düşündüm. Ben? Ben sabahları tüm gazeteler koltuğumun altında ofise gelir hepsini bir güzel okur , sonra da pencereden gelen geçene bakardım.Yapacak birşey yok , çünkü ne İstanbul beni ne de ben İstanbul'u tanıyorum; tam bir cahil cesareti ! Gel zaman git zaman aradan 6 ay gibi bir süre geçti .Bu süre içerisinde bayanın mesaileri hep böyle olmakla birlikte han sahibi ofise sık sık uğrar oldu .Çünkü ben kira paramı -bir Allah bir de ben bilirim nasıl denkleştiğini- tamamlamış olsamda ortağım hep bir mazeret bulmaya başlamıştı . Yarın, üç gün sonra,bir hafta sonra ödeyeceğim'ler, hadi bu ayı sen öde sonrakini ben öderim'e dönüşmüştü. Allah'ım tam bir kabus yaşıyordum . Ben yarısını zor tamamlarken han sahibine rezil olmamak adına tamamını ödemek zoruna kalıyordum .Böyle böyle sekiz ay geçti; ta ki bir sabah pılımı pırtımı toplayıp avukat bayana bir güzel mektup döşenip ofisi terkedene kadar.


İlk ofis deneyimimin kabus olduğuna mı yanayım, ofisten olduğuma mı yanayım, yanayım yanayım kadehlerde yanayım...


Çıktım İstiklal'de dolaşıyorum. Girmediğim han, sokak, mezbaha kalmadı. Ofis kiraları korkunç. Hem yürüyorum hem ağlıyorum.Yok yapacağım dedim, yapacağım ben bu mesleği. Bu arada kurum yada özel bir yere bağlı çalışmak da istemiyorum ve direniyorum. Akşamına çok samimi bir arkadaşıma gittim dertleşmek için. Kardeşi inşaat mühendisi ve o da bir ofis arayışında. Bana ille de bir avukatla olmam gerekmiyor dersen birlikte bir ofis tutalım ve başlayalım ; birlikten kuvvet doğar dedi. Gerçi o kuvvet beni boğmak üzereyken kaçmıştım diğer ofisten ama yapacak birşey de yoktu. Tünel Meydanında küçücük birbirine bağlı iki oda tuttuk.Odalarımız ayrı ama birbirine açılan bir kapı ile bağlı. Bir yıl zorluklarla geçti. Benim telefonlarım kapanır onunkinden konuşurdum,onunki kapanır benden konuşur. Para tutacağız diye neler yapardık; ama çok iyi iki ortaktık ve mutluyduk . Bir sene dolmasına az kala bir sabah daha ofise geçmeden önce buluşup birlikte Vakıflar 'a gittiğimizde çalan telefonla öğrenmiştik Han'a hırsız girdiğini. 34 ofise birden girip bilgisayarlar çalınmıştı. Şok olmuştuk . Hırsız benimkine dokunmamıştı bile. Çünkü klavyenin bilmediğim pek çok düğmesine basmak suretiyle açılan bir bilgisayardı benim ki. Ama ortağımınki çalınmış, iki gün sonrasına teslim etmesi gereken projeside böylelikle yok olmuştu. Çok üzülmüştük. Hemen ertesi günü başka bir ofis aramaya koyulduk. Galatasaray'da tam altı odalı ve bir önceki küçücük ofisin kira bedeli ile aynı bir ofis bulmuştuk.Uçtuk sevinçten, inanamıyorduk. Artık şans bizden yana olsun diye dua ediyorduk. Kendi kendimize yapılan boya-badanadan sonra yerleştik yeni yerimize.Tam 5 yıl ortaklık , kardeşlik, dostluk, sırdaşlık yaptık birbirimize. O ofiste tutunduk önce birbirimize sonra da İstanbul'a. Orada emekledik, yürüdük , büyüdük. Çok şey yaşadık, çok şey sığdırdık. Yuvalar kurduk, hayatlar bulduk. Beş yılın sonunda sarılarak , ağlayarak ayrıldık daha iyi koşullara kucak açmak için. Ortaklığın gereğini yerine getirmiş , birbirimize yaslanarak ayakta durmuş ama şimdi tek başına yürüme zamanı gelmiş kapımızı çalmıştı. Güzel ,çok çok güzel günlerdi . Geriye dönüp baktığımda altından kalkması ancak cahilliğe nasip olan cesaretle olabilecek cengaverlikti diye düşünüyorum. Bu yaş ve bu kafada cesaret edemezdim . O Galatasaray'da ben ise Eminönü'n de bir beş yıl daha eskidik . Şimdi? Ben tekrar Beyoğlu'na gitme telaşı ve heyacanı içerisindeyim. Taşınıyorum. Ama bu sefer bana önce ev , şimdi de ofis olarak kollarını açacak olan sayısız hatıra biriktirdiğim, mabedim dediğim Beyoğlu evine.


Ahh Beyoğlu, Beyoğlu..Kimbilir bana daha neleri biriktirme imkanı verecek ,anı defterimi doldurmaya yarayacak zamanlar sunacak ; kimbilir daha neler yaşatacak ?
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...