hukuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hukuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Kasım 2011 Çarşamba

FARK

Özal'ın hakim olduğu yıllardı. Depolite edilmiş gençlerdendik. Her sabah geçirme seronimisiıne annemin hiç bıkmadan sıkıştırdığı " ne sağ ne sol,orta yol kızım , ORTA YOL!!! "  cümlesi hakim gelirdi.

Üzerimde yeşil, sarı, kırmızı ve mavinin en parlak hatta carlak tonlarının hakim olduğu montumla uçmaya hazır bir kelebeği andırırdım. Çocukluğuna doyamamış ve ergende olamamış bir gurup genç giriş katında koşturmaca oynardık. Gülmek için başımızı her kaldırdığımızda yukardan öfke ve utanç dolu gözlerle karşılaşırdık. Üniversiteliydik ama henüz pek de farkında değildik. Bu okulda neler  neler yaşayacağımızı hayal bile edemeyecek bilinçteydik. Çoğumuz tek bir senet, çek görmeden buraya düşmüştük. Henüz dersleri anlayabilmemiz için Osmanlıca-Türkçe ve Latince sözlüğü ezberlememiz gerektiğini bilmiyorduk. Mutluyduk , hemde çok ; mutsuz bir çoğunluğun içinde bir avuç tıfıl azınlıktık.  Hukuk Fakültesini bitirme ortalamasının sekiz yıl olduğu düşünüldüğünde üst sınıf abi ve ablalarımız arasındaki yaş farkımız bir hayli fazlaydı. Onlar bize bizde onlara yabancıydık. Yıllar evvel TRTde yayınlanan "Aşağıdakiler-Yukarıdakiler" dizisi gibiydik. Geneli yeşil parka ve süet bot giyer popüler kültürden çok ama çok uzak oldukları belli olan bu abi ve ablalar 1970 lerden fırlamış gibi dolanırlar biz kaygısız gençleri tedirgin ederlerdi. Burası Hukuk Fakültesiydi ve görünürde oraya yakışmayan aslında biz yenilerdik. Bu yeniler bolca cola içer,  kot ve renkli hawai gömlekleri giyer, saçlarını uzatır ve üstüne üstelik erkekleri küpe takardı. Bu gençlerden biri de Bursa'lı E.di. Gurubumuzun en havalı, en popüler gençlerindendi. Tatil dönüşlerinde memleketinden gelişini dörtgözle beklerdik; getireceği kestane şekerleriyle birlikte :)

Birgün Bursalı E. tam da kudurma vaktimizin geldiği sırada bizi kenara çekerek yukarıdan uyarı geldiğini söyledi.Hepimizin gözleri faltaşı gibi açılmış nefes dahi almadan dinliyorduk. "Ayağınızı denk alın! Koşturmaca YOK! Renkli gömlek YOK! Yüksek sesle gülmek YOK! Ortama uyun, yoksa biz uydurmasını biliriz!!! " ......Tam bir şok yaşadık; o anda itirafı zor olsa da oldukça korktuk ve hemen tırstık :), yıldık. Ertesi gün hemen yüzümüzü ciddi bir hal aldı; düşünceli. Ne de olsa tehdit edilmiştik hemde açıkça , üstü kapalı bile değil.  Bir günde büyüdük (!) .Gerçek anlamda büyüyünceye kadar da dışarda koşturmaca oynamaya karar verdik :).


 Aradan yıllar geçmiş, üst kattaki abi ve ablalarımızın yerini almıştık. Artık ağırlaşıp, biraz da hantallaşmıştık. Aramızdan bazıları okulu bırakmış, bolca intiharlar yaşanmış ; depresyonlara bulana bulana bizde üst sınıf olmayı başarmıştık. Büyümüş müydük? Büyümek buysa evet ama bizi mutlu eden çocuk taraflarımızı unutarak....Yeni gelenlere bakma sırası bizdeydi şimdi . Yeniler bizim gibi çocukça davranışlardan uzaktılar belki ama  motorsiklet ve ciple  okula gelişleri bize ters geliyordu :) Yine de kimseyi tehdit etmedik ; yemin edebilirim...


Bugün hakimin önündeki masalarda davacı ve davalı vekili olarak vals ederken gözüm bir an avukatların oturduğu yere kaydı ve bir çift gözle karşılaştı. Bu gözleeeerrrr diye düşünürken ses çıkmayan ağzım kocaman açıldı ve EEEEEEE dedi. Bu Bursa'lı E.' den başkası değildi. Görüşmeyeli tam 15 yıl olmuş .Öyle mutlu oldum ki! Kırk beş dakikalık duruşma molasında aklımıza gelenlerden bazılarını hatırlamak dahi istemezken yukarıdaki tehdit aklımıza geldiğinde dakikalarca güldük... Büyümenin hiç de hoş bir duygu olmadığı kanaatiyle mahkeme salonuna dönüş yaptık.

3 Ağustos 2011 Çarşamba

TAŞINDIK

Mekanların, sokakların, eşyaların ,giysilerin kısacası herşeyin ruhu olduğuna inanırım. Bu ruh beni yakaladı mı ben ona alışır ve sadık kalırım. Zor gidenlerden , zor atanlardanım. Hele hele yaşanmışlıklar,anılar ve birikenler varsa.

Beyoğlu Adliyesi İstiklal' den Haliç'deki yerine 1999 yılında geçmiş ,ben ise 2000 den beri oradayım ; hemen hemen her hafta mutlaka ! Bugün gittim ve şok oldum. Evet taşınma takvimi belliydi ama biraz öne alınarak gerçekleştirilmiş. Kapıdan her girdiğimde mutlaka uğradığım, duruşmaya geç kalma korkusuyla uğrayamadığım zamanlar merak edildiğim, duruşma aralarında bulunup öğlen arası aşağıda beklendiğim haberi uçurulup aşağıya indiğimde bana özel yemek siparişi ile karşılaşıp şaşıp kaldığım, kendimi evimin oturma odasında hissettiğim, Memed Abimin kahvesi, Recep'imin sohbeti ve güleryüzü , elemanların birbirlerine yaptıkları şakalar ve takılmalar  aslında benim gibi pekçok avukatın neşesi, yaptığımız sıkıcı ve sorunlu işlerden silkelenme yegane güç toplama yerini kapalı görünce içim karardı. Dile kolay on bir yıl geçti, en fazla da bu adliyede. Cezasından, Asliye'sine,Sulh'tan, Aile'sine...Ne kavgalar, ne hüzünler, ne sevinçler ...Ne anılar birikti ! Hepsi gözümün önüne dizildi. Koridorlar kapalı ve ıssız....Alışmamışım bu haline .İçim sıkıldı ! Duruşma bitimi duramadım karşı bloğa geçtim orası da böyle mi merakıyla. Baro Odasına girerken Memed Abiyle karşılaştık, kucaklaştık.  Hal aynıydı, cuma son !
Evet adliye sıkıntımız vardı, şikayet ederdik ; hem de çok. En çok da İstanbul'daki sayısı 18 , belki de bu sayıyı da geçen adliyelere yetişme sorunu bizi mahvederdi. Şimdi yapılan adliye Avrupa'nın en büyük adliyesi. Görenler şahane diyor! Ama ya ruhu ? Birden aklıma Mustafa Sandal'ın "Araba" şarkısı geldi :))))) Peki bizim yeni adliye'nin ruhu olacak mı ? Bende ruh bulabilmesi için bir hayli zaman geçmesi gerekecek bunu biliyorum.

Adliye'den çıkarken arkamda bıraktığım hüzün yerini gerçek bir hasrete, ideal' e, gönül arzusuna bıraktı ; Avrupa'nın en büyük adliyesine sahip olmak yerine Hukuk Devleti olma çabası yer alsa ve bu uğurda yol alınsa değil saray ben barakada avukatlık yapmaya razı olurdum !

3 Ağustos 2010 Salı

HACİZ-DAYAK-HUKUK DEVLETİ


Yeni avukatların kaderidir icra işi. İlk önce bu işe koşullanırlar.İlk şoku burada yaşarlar. Farklıdır icra işi, icra avukatlığı. Her işin ayrı bir sahne ve senaryo olduğunu kabullenir , oyunu kuralına göre oynamayı öğrenirsen zevkli bile gelebilir. Benim için öyledir. Öyledir çünkü binbir türlü olay yaşamışımdır;sonradan hepsi komik gelir. Komiktir ama çok da tehlikelidir ve bu uğurda pek çok meslektaş can vermiştir. Bu durumda aklıma gelen ilk laf " Elalemin derdi beni gerdi " dir ama nafile. Küfür de yersiniz,beddua da, üzerinize de yürünür; türlü türlü durumlar... Çok şükür bu güne kadar hiç dayak yemedim. İlk haciz işlemi yaptığımda stajyerdim.Eve geldiğimde kimseyle ne görüşmek ne de konuşmak istedim. Yemek yemeden yattım ve sabah kalktığım da böyle bu işe devam edemeyeceğimi düşünüp bir karar aldım. Cüppemi çıkarır gibi çıkaracaktım tüm yaşanılanları kapının önünde, sokmayacaktım içeriye. Böyle giderse ya kanser olur ölecek ya da bu işi bırakacaktım. Ve bu işin içinde olmayanların kolay kolay anlayamayacağı bir ruh içine büründüm zamanla. Buna belki de mesleki zırh yada ruh denilebilir mi? Evet belki de öyle.


Dün hacze çıktığım günlerden biriydi. Sıradan bir gündü. Benim haczim kaçıp bırakılan iş yerini haciz kanalıyla açtırıp tespitinden ibaretti. Hacze adliye aracıyla icra memuru eşliğinde birkaç avukat -stajyer avukat yada iş takipçisi birlikte çıkılır, şöförün seçtiği güzergahtan sırayla işe başlanılır. Dünkü ilk güzargah Başakşehir'di. Bayan avukat gidilecek yer için mutlaka polis alınması gereğinden bahsetti. Memur karakolu aradı ama iş yoğunluğu sebebiyle ekip verilemeyeceği söylendi. Bu sefer 155 aranarak durum anlatıldı. Gelen ekiple birlikte apartmanın dördüncü katına icra memuru, avukat hanım ve şöför birlikte çıktılar. Beş dk. sonra evden gürültüler, daha sonra bağırtılar gelmeye başladı. Yukarıda iki polis olduğunu biliyorum. Aşağıda da üç polis. Karşı apartmandan bir kadın çıkıp karşıda siyah bluzlu kadını dövüyorlar birşeyler yapın diye bağırdı. Polise " Eyvah bu Avukat Hanım koşun lütfen " diye bağırdım. Aynı anda Avukat Hanımı üç defa cama çarptıklarını gördüm. Amaç cam kırılsın ve oradan yere çakılsın. Polis ne yapacağını şaşırmış bakıyor, ben bağırıyor derken icra müdürü çıktı kapıdan saç baş dağılmış ağlıyor. Kurtarın dedi avukatı. Polis içerde hiç birşey yapmıyor, yapamıyor. Derken Avukat Hanım yüzü tırmıklanmış, göğsünde ve baldırında tekme izi üstü başı dağılmış bir vaziyette çıktı. Kana susamış, dillerini anlayamadığım bir düzine insan pencerelerden sarkmış sadece anladığım pis k....tak , o.......pu lafları. Olayın baş failleri iki adam polis eşliğinde aşağıya indi ama poliste hiç icraat yok. Biz baskı yapıyor adamları kelepçe eşliğinde minübüse bindirilmeleri gerektiğini söylüyoruz ama gördüğümüz görüntü aciziyetten başkası değil. Yaklaşık bir saat sonunda polisler adamları araca bindirmeye ikna etti, nüfus cüzdanlarını dahi görmeyi başaramadan. Aklıma insanca yaşam ve hak mücadelesi için yürüyen yurdum insanı ve onları gaz bombası altında sindirerek coplayan polisler geldi. Gözaltında kaybolan insanlar, gençler ; saçma sapan şeyler yüzünden tartaklanan,aşağılanan insanoğlu... Onlar başka polisler miydi ? Onlar polis miydi ? Peki bunlar kim ?? Haklı-mağdur , haksız- zanlı, cahil- mütecaviz, aydın-taarruz-hedef. tezatlığı. Bu böyle uzayıp gider.


Arzu edilen ne yetkisini aşan ne de aciziyeti içerisinde sapla samanı karıştıran polis. Arzu edilen tek şey devletin tüm kurumlarının tam yetkili ve donanımlı çalıştığı bir HUKUK DEVLETİ. Tek eksik bu !

25 Mayıs 2010 Salı

ÜÇ HARFLİLER


Yıllar önce mesleğin ilk yıllarında almış olduğum bir ceza davası başıma iş açmış ,bir dizi tehditlere rağmen bıçkın avukat olarak davayı sonuçlandırmış , sanığı cezaevinden çıkartırken de tövbe etmiştim. Bir daha ceza davasına bakmamak üzere verdiğim sözü , yıllar sonra haklılığına yüzde beş yüz inandığım biri için bozmak zorunda kaldım.

Davanın başından beri savcıya takıkım. Ben aslında tüm savcılara takılmış durumdayım. Savcılar iddia makamını temsil ederken biz avukatlar da savunma makamını teşkil edip salonlara doluşuyoruz. Buraya kadar tamam. Ama neden savcı hakimin yanında oturur işte burada kalıyorum yani buna takılıyorum. İddia makamı ve savunma Yüce Mahkemenin altında yer almalı, karar verme iktidarına sahip tek kişi olan Hakim tek başına makamını doldurmalı. Takıldığım bu husus aslında pek çoğu hukukçu tarafından eleştirilir , değiştirilmesi istenir bir durumdur. Nitekim geçen yıllarda böyle bir değişiklik yapılması öngörülmüş, tartışmaya açılmış ama olduğu yerde kalarak yasalaşamamıştır.

Savcı ve hakimler sabah 9 akşam 6 çalışıp odaları yan yanadır ve pek çok adliyede de aynı odayı paylaşmak zorunda kalmışlardır. Kendi aralarındaki samimiyet biz avukatları ortadan çatlatacak vaziyete varmıştır. Bu samimiyet savcıların zaman zaman kendilerini hakim sanarak yeri geldiğinde avukatı paylamaya kadar giden bir durum yaratmaktadır. Hoş hakimin de böyle bir hakkı yok ya ancak burası Türkiye gerisini hiç anlatmayayım...

Karar çıkacak, Hakim münazara için avukatı dışarı çıkartır ama savcı hakimin yanına kurulmuş beklemektedir. İddia makamı olarak karar aşamasında o salonda işi bitmesine rağmen hakim salondan çıkartılmasına gerek duymaz savcıyı. Bu hep böyledir. Böyle olmuştur ve böyle gitmektedir. Sana ne be kadın ! Sana mı kaldı düzeni değiştirmek ! Ama bu uysal görünen kadın ne zaman , nerede ve ne şekilde ağzından çıkanlara dur diyemediği gerçeği varken bakalım daha neler yaşayacak....Gelelim duruşmaya. Duruşma sırasında mütemadiyen uyuyan savcı yükselen alçalan ses tonuna göre uyanıyor ve bana bakarak gözlerini boğazı kesilen koyunun can vermesi misali yana börtürerek tekrar dalıyor. Aman Yarabbi içim daralıyor. Sonra çaycı içeri girip Hakimin masasına çay koyuyor. Ve hakim paketinden bir sigara çıkarıp tellendiriyor. Bana ateş basıyor. Diğer avukatla göz göze gelip "ne yapacaksın kader bu " gibisinden kaşlarını yukarı kaldırıp başını yana eğiyor. Kulaklarım sinyal veriyor. Sağ omuzumdaki " sakın ha sakın !" diyor ama ses uzaktan geliyor. Derken hakim lütfen dışarı diyor biz avukatlara. Hah işte burada ben kırmızıyı görmüş boğa gibi burnumdan toz püskürtüp bir yandan da yere ayak sürürken " Savcı Bey de çıkacak değil mi dışarı " dedim. Uyuyan savcı beni bekliyormuş; açtı gözümü buruşturdu yüzünü. Anlayamadı önce, tabii hakim de. " Nasıl ? "dedi Hakim. " Bayağı " dedim. " İddia makamı yanınızdayken mi karar vereceksiniz ? " Sağ koldaki " sus be kadın sus eceline mi susadın, sana mı kaldı yer nizam bildirmek " diye sarsarken hiç oralı olmadım. Geldi bir kere hem de bir tanesi değil ,hepsi birden üşüştü başıma, tüm üç harfliler; topluca iş başındalar ! Hakim afalladı, savcı henüz ayılamadı. Bir an ne diyeceğini bilemeyen hakimden istifade , bu durumun bir an önce değişmesinde fayda olduğundan girerek gelenek hukukundan çıkmaya çalışırken Hakim'in " Çabuk dışarı !!!! " lafıyla irkildim. Öö demeye çalışırken bir daha " Çık dışarı !!! " . Ööö' nün geri kalan kısmını koridorda diğer avukata tamamladım...Bir iki derken , içilen acı türk kahvesinden sonra tepemde kalan son üç harfli de terketti beni. Kaldım mı bir ben bir ben başbaşa. Bir yandan Müvekkil " avukat hanım yaktın beni " der....Offfff kadın offfff ! Neden böylesin sen, neden bir bir gelirlerken şunları kovmayı başaramayıp kalırsın bir başa !... Ard arda içilen çaylar ve voltalardan sonra kapıyı açan mübaşirle gözgöze geldim. Dudağını çarpıtarak kıs kıs gülümsemesine oralı olmadan kuyruğum kısılı ama başım yukarda salona girdim. Hakim önce bir dakika bana baktı; bir saat gibi geldi. Bir daha böyle bir densizlikle karşılaşması durumunda hakkımda gerekli işlemlere girişeceğini, yaptığım densizliği mesleki gençliğime verdiğini ( sol omuzumdaki hahahhaaaaa genç değil ki,yeni değil ki, değil ki ,değil ki diye zıplaya dursun dinlemedim bu kez) veeeeeeee
GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ : TCK' nın ilgili madde uyarınca sanığın mevcut deliller ve dinlenilen tanıklar gözönünde tutularak suçu işlediğine ilişkin yeterli kanaat oluşmaması neticesinde sanık şüpheden yaralanır ilkesi çerçevesinde BERAATİNE karar verilmiş olup......

Duruşma zaptı elimde , ben müvekkil tepesinde, dudağımda 10. yıl marşı çıktık zaferle bir daha ki sefere.



13 Mart 2010 Cumartesi

GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ


Bundan 5 sene kadar önceydi. Beyoğlu'nun en eski,en güzel apartmanlarından birinin avukatlığını üstlenmiştim. Yapısının güzelliği sebebiyle dizi, reklam ve sinema çekimleri bol olan bir apartmandı . Sakinlerinden biri olan emekli konsolos apartman içindeki trafikten yakınarak reklam ve benzeri film çekimlerinin yasaklanması talebiyle bir dava açmıştı. Duruşma günü gelip çattığında salonun önünde sıramı bekliyordum. Duruşma listesine orada olduğumu bildirir notu yazarken davacı avukatı olduğunu orada öğrendiğim 65 yaşlarında -o yaşlardaki her meslektaşıma üstat derim- üstat yanıma yaklaştı. Türk filmlerinden çıkma jön edası ve ses tonuyla davalı avukatı olduğumun teyidini aldıktan sonra, ezici ve küçük görücü ifadesiyle davaya süresinde cevap vermediğimden savunmamın gözönünde bulundurulamayacağını söyledi. Ve biraz ilerde duran genç bayanı yanına çağırarak (stayjeriymiş) " söyle bakalım kızım Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun( HUMK) falanca maddesi ne der ". Kız hiç nefes almadan " şöyle şöyle der efendim" diyerek bana döndü "yani savunma hakkınız gözönünde bulundurulamaz" dedi. Ben ağzım bir karış açık, olup bitene bakarken bir taraftan da gizli kamera arayışı içerisindeydim. Sadece sakin bir edayla "üstadım ben savunma dilekçemi hakime sunacağım . Takdir hakkı kendisinindir" diyebildim . Derken mübaşir tarafından isimlerimiz okunarak içeriye alındık. İçerisi hem çok küçük hem de sağlı sollu sırasını bekleyen avukatlar tarafından dolu. Celse açıldı, ben savunma dilekçemi mübaşire hakime verilmek üzere uzattım. Üstat yine aynı ses tonu ve artiz edasıyla " Efenimmm HUMK' nun falanca maddesi uyarınca süresinde cevap verilmediğinden davalının dilekçesi gözönünde bulundurulmamalıdır ,dedi. Hakim Fransızların ünlü komedyeni Luis De Funes'in tıpkısının aynısı ama eksta large asık suratlısı. Hakim " Neeeee! Ne yani sen kendi kendine mi gelin güvey olacaksın bu davada , davanın davalısı olmayacak mı ?" diye ,deyimin tam anlamıyla çemkirdi. Üstat ve ben şokta. Ama efendim diyecek oldu üstad,hakim elini havaya kaldırarak susmasını işaret etti. Neyse ilk raund benden yanaydı. Koca bir ohhh çektim.

Bu arada hukuk davalarında yazılı savunma sistemi geçerli olup,taraf vekilleri ya da taraflar tüm savunmalarını yazılı olarak verirler mahkemeye. Pek konuşma gerçekleşmez. Hatta hiç diyebiliriz. Duruşmanın süresi bu sebeple maksimum 5 dk. dır. Ceza davalarında ise savunma esası sözlüye dayanmaktadır.

Hakim benim verdiğim 4 sayfalık dilekçeye bir göz gezdirdi ve bana yine çok gergin , agresif ve bağırmaya yakın ses tonuyla dilekçemdeki bir cümlede ne demek istediğimi sordu .Ben açıklamaya çalıştım ama anlamamakta direniyor .Tekrar açıklıyorum ama hala anlamıyor. Bu sefer başka bir cümleye geçiyor , şimdi burada ne demek istedin? Allah Allah! İlk defa kendi dilekçemden şüphe eder oldum acaba saçmaladım mı diye.Ter boşaldı birden . Açıklamaya devam ettim . Ama bu sefer farklı bir paragraf. Yan tarafta oturan avukatlar pinpon maçı seyreder gibi bir bana bir hakime bakıyorlar , oldukça şaşkın. Onların varlığı sıkıntıma biraz daha sıkıntı ekliyor. Hakim, hakim değil karakol amiri. Bir soru daha; burada ne demek istedin? Bilmiyorum nasıl çıktı ağzımdan, kelimeler usul usul ama duyulur bir şekilde " dilekçemde tüm savunmalarım mevcut olup , anlayabildiğiniz kadarı üzerinden takdir hakkınızı kullanın efendim" deeediiimm ve kulaklarım cümlemin bittiğinde duymaya başladı . Eyvahhh dedim ve başıma önüme eğerek gözlerimi kapadım. Salonda soğuk ve gergin bir sessizlik. Şimdi kovacak salondan diye beklerken ,bu sefer üstada soru sormasıyla açtım gözlerimi.

Ona sorduğu sorular da aynı tavır içerisinde. Cevapların tam karşılığını almadan tutanağa geçirmeye çalışıyor ve bir taraftan da cevaplarını düzeltmeye çabalayan üstadı tersliyor. Göz ucuyla bakabildim üstada, sallanıyor bir sağa bir sola,arada denge bulabilmek için masaya tutunuyor. Artizliğinden eser kalmamış,cebelleşiyor. Celseye başlayalı yarım saat olmuş, ikimiz de bayılmak üzereyken Raund kazanmak derdini çoktan geçmiştik. Kulaklarım uğuldamaya başlarken sanki çok uzaklardan bir ses "Gereği Düşünüldü" ,dedi. " Falanca falanca sebeplerden dolayı davacının davasının reddi ile davayı açmaktaki haksız.......... kısmını duyabildim. Zaptı bile almadan attık kendimizi dışarıya. Ne ben kazandığımın ne de o kaybettiğinin farkında, Üstat önde ben arkada hiç konuşmadan , koşar adımlarla adliyeyi terkettik.

22 Ocak 2010 Cuma

DARBE


Birkaç gündür Taraf Gazetesi'nin iddiaları gündemde. İddia konusu olayı duyup ayrıntıları gazetede okuduğumda koca bir "hadi sen de !" çektim ve oluşturulan yeni seneryolar ile yine gündemi işgal edecekler sıkıntısı yaşadım. Dün oldukça geç bir saatte tesadüfen Kanaltürk'te bu haberi yapan gazetecininde içinde olduğu bir grup gazetecinin tartışmalarına şahit oldum. Programda aynı zamanda orgenaralin ses bantları da dinletildi. Özetle 2002-2003 yılında yapılan seminerde semineri oluşturan askerlerin o dönemdeki mevcut irticai gelişmelerden duydukları kaygı ile birlikte yapılması gerekenler , önlemler ve olası çareler...Konuşmaların vardığı nokta iktidarı oluşturulanlarla konuşularak bu gidişatın değiştirilmesinin sağlanması, olmadığının görülmesi durumunda da 12 Eylül 'deki gibi bir yapılanmanın oluşturularak gidişata son verilmesiydi. Bu hususların konuşulduğu ve seminerin yapıldığı Genel Kurmay Başkanı tarafından kabul edildi ama seminerin amacının ve orada konuşulanların tamamen olası durumlara özellikle dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı olası fikirlerin zikri yani bir nevi askeri fikir jimlastiği olduğu açıklandı.

Şimdi bu hususlar ortalığı kasıp kavuruyor.Bir grup , bu konuşmaların külliyen suç teşkil ettiğini haykırıyor, başka bir grup bunun suç olmadığı ile birlikte tamamen gündem değiştirme amaçlı haber olduğu üzerinde duruyor, asker ise tabiiyetiyle reddediyor.

Bir hukukçu olarak bu tür konuşmaların deşifre edilmesi sonrasında suç teşkil edip etmediği konusundaki düşüncem öncelikle hukuka aykırı olarak elde edilen verilerin delil teşkil edemeyeceği ve asla delil olarak kullanılamayacağı, ikinci olarak da suçun oluşabilmesinin koşulu olarak maddi ve manevi unsurların birarada yer almamış olduğudur. Maddi unsur eylem, manevi unsur ise suça teşkil eden eylemin isteyerek+bilerek işlenmiş olmasıdır. Maddi+manevi unsur suçu oluşturan eylemi suç haline getiren yegane koşuldur. Tüm bu teknik anlatım yaşanılanların hukukçu gözümle suç teşkil etmediği yolundaki kanaatimdir. Ayrıca 8 yıl önce konuşulanların tam da şu anda , Tekel işçilerinin açlık grevi başta olmak üzere önemli pek çok gündem varken ortaya atılmış olması hukuku bilmeyenler için bile inandırıcılıktan uzak olmasına haklı bir sebep teşkil eder. Ama işin hukuki kısmından çıkıp tv'de duyduklarım karşısındaki insani tepki ve duygularıma gelince; bu ülke Sincan'dan geçen tankları saymazsak üç darbe gördü. Pek çok genç öldü , öldürüldü , büyük bir kısmı cezaevlerinde yok oldu , pek çok ocak söndü; geride unutulmayan acılar kaldı . Hukuk yok sayıldı. Özgürlükler durdu. İnsan onuru hiçe sayıldı . Tam üç kez. Kendi iradeleriyle başa geçirdiklerini yine demokratik yollarla aşağı indirme iradeleri ellerinden alınan bu insanların konuşma hakları, yaşamları üzerindeki tasarruf hakları ve iradeleri ellerinden alındı. Darbe düşüncelerinin tohum olarak ekilip, filizlenip , çiçek açmadan kurumuş olması bile benim üç defa çiğnenmiş onurumu yeniden zedelemeye yetti ve arttı . İnsanca bir yaşama, kendine ve tasarruflarına malik bir toplum olarak nefes almamıza kimse dokunmasın istiyorum. Güçlü olanlar, bu gücü hissetmek ve direncini denemek isterler. Onların gücünü hissetmek konjöktör olarak önemli ve tehlikeli bir konumda olan ülkemiz adına büyük bir şans . Ama tehlike dışarıdan gelirse. İçeride olacak her şey bizim serbest irademize bağlı olmalı. Medeniyet yolunda yürümeye taa 1919 da başlayan bir mücadele ile baş koymuş , ant içmiş bir milletin, yine aynı onur ve şerefle varolma ve yola devam etmesinin yegane koşulu demokrasidir. Hazmı ne kadar da zor olsa demokrasiden vazgeçmeyi düşünmek kendimiz için yapılacak en büyük hakaret olacaktır.

20 Ocak 2010 Çarşamba

SOBEEE !

Geçen hafta yoğun baş ağrıları yaşamama sebep olarak görülen bilgisayar köşe bucak kaçırıldı ev ahalisince. Ama kurduğum "NE OLUR NE OLUR OPERASYONU" sonucu kavuştum bilgisayarıma. Şimdi dua ediyorum baş ağrısı nüksetmesin diye. Yoksa operasyon falan nafile !


Sevgili arkadaşım ÇINAR mimlemiş beni, yani SOBELEMİŞ. Aşağıda sorularla birlikte benim cevaplarımı bulacaksınız. Bir hukukçu olarak zamanında okul yıllarında çok kafa yorduğumuz münazaralar kurduğumuz hususlar hakkında içimden gelen cevaplar bir cümleden öteye gitmiyor.Neden ? Çünkü yıllardır aynı hususlar hakkında vır vır, cır cır konuşup, muhalefet iktidar olduğunda verdiği sözleri unutup,o hususlar hakkında uyumaları.....Neyse sorular ve yanıtlarına geçelim.



1- Dokunulmazlıkların Kaldırılması Konusunda Ne Düşünüyorsunuz ?


Kaldırılmasını isteyen siyasiler YALAN söylüyorlar diyorum. İktidara gelmeden önce ilk gündem maddesi yaparlar, bu madde üzerinden politika yürütürler,halkı galeyana getirip inanç sağlarlar, milletvekili iken yedikleri haltlar karşısında elleri kollarını sallayarak dolaşanları aşife ( pardon afişe :))) ederler ama başa gelince de ilk unuttukları bu olur. Unutamıyorlarsa da birbirlerine yardımcı olurlar unutma konusunda. "Tıp" oynarlar, hipnoz yaparlar,onu bunu yaparlar amaaaa sonunda unuturlar.

Benim fikrimi buraya kadar okuduysanız anlamış olmanız lazım; kaldırılsın. Milletvekili kisvesi altında altımızı oyanlar bunun hesabını ister bir bir,ister iki iki,isterlerse üç üç versinler.Ben hepsine razıyım.


2- Seçim Barajı Kaldırılsın Mı?


Baraj bu kadar yüksek olmasın derim. %10 baraj oldukça yüksek.Ama barajın indirilmesi de tek başına işe yaramaz, Seçim Yasası'nın tamamen revize edilmesi gerekir.


3- Adayların Belirlenmesinde Nasıl Bir Yöntem Uygulansın?


Adaylar tamamen parti başkanının güzel gönlüne göre belirlenen bir durum. Böyle olunca da parti başkanlarının adayları belirlerken, mesleklerinde başarılı, yaşadığı çevrede ( paralı değil)haklı itibar sahibi , hak,adalet sahibi, halk için çalışacak kişilerden olmasına çaba sarfetmeli.


4- Yargı Bağımsızlığı Sizin İçin Ne Anlam İfade Ediyor?


Çok şey ifade ediyor. Bir avukat olarak mesleğimi yaparken mutlu olabilmemim, itibar görebilmemim, hem maddi hem de manevi tatmine ulaşabilmemim, ülkemin insanlarının huzur bulabilmesinin, ülkemin itibarının artmasının, insanların rahat rahat düşündüklerinin ifade edilmelerinin, bu ifade karşısında başlarına birşey gelmeyeceğinin garantisinin, haklının haklı olmasının,haksızın haksız kalmasının, ülkemin medeniyet yolunda ilerlemesinin TEK VE YAGANE KOŞULU YARGI BAĞIMSIZLIĞIDIR. Yargı üzerinde siyasi ellerin kara lekesinin silindiği, Adalet BAkanlığının HAkimler ve Savcılar Yüksek Kurulundan elinin çekildiği, Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Sayıştay'a sadece ve sadece hukukçuların seçildiği ve ilk etapta aklıma gelmeyen pek çok şeyin değişmesiyle birlikte yargı bağımsızlığı da sağlanabilecektir. Özetle ; Yasama+ Yürütme+ Yargı Bu üçlü erkten Yürütmenin Yargı üerindeki baskısı kalktığı anda yargı nefes alacak, bağımsızlık yolunda adım atabilecektir.


5- Beşinci soruyu siz belirlemek durumunda olsaydınız neyi öğrenmek isterdiniz ?

Neyi Mi ? Kendi çıkarlarını gerçekleştirecek arenayı yaratmak uğruna ülkesini, milletini kaosa sürükleyen Başbakan ve kurmaylarının akşam başlarını yastığa koyduklarında nasıl uyabildiklerini ; bu kaos ortamında canlarını, mallarını kısacası herşeylerini kaybeden insanların ahh ve intizarlarının altından nasıl kalkacaklarını merak ederim.


Şimdiiiiiii GÜVEN'İN YERİ , Kara Kalem , ramazan ışık/hayata dair SOBEEEEE !


(Mimin kuralları:

* Mimi gönderen bloğa link veriyorsunuz.
*Üç kişiyi mimliyorsunuz ve mimlediğiniz kişinin bloğuna not bırakıyorsunuz.
*Mimlediğiniz blogların da linkini veriyorsunuz. )
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...