27 Aralık 2009 Pazar

MUTLUYDUK, ÇOK MUTLU !



Teknolojinin vardığı sonucu değil de teknolojinin bizzat kendisine, en iyisine ,dolayısıyla en pahalısına sahip olmaya çalışan gençliği ve onları mutlu etme pahasına kendilerini zora sokan ebeveynleri gördükçe üzülüyorum. Yaşattıkları mutluluk o kadar kısa süreli ve yalan ki.

Kalıcı mutluluklar başkaydı benim çocukluğumda. Sabah kahvaltıdan sonra çıkardık sokağa. İkindiye kadar apartmanda oynanan evcilikten sonra akşam üzeri arka bahçeye koşardık. Gayemiz sadece oyun oynamaktı. İstop, yakan top, dokuz taş, yakalamaç, kulaktan kulağa, sessiz sinema ve daha niceleri. Bu oyunlar bile yetmezdi. Kendi bulduğum cadı yakalamacası oyununa bayılırdı bizimkiler. Ben cadı olur diğerlerini teker teker yakalar ; yakaladıklarıma ise ceza olarak hayvan taklidi yaptırırdım. Saçma belki ama komik ve çok eğlenceliydi. Hepimizin ayağında tokya terlikler vardı. Çoğu da beyazdı. Bazılarının üzerinde plastikten renkli çiçekleri olurdu. Ama tokya'ydı işte ! Bazen "terlikler foraaa! " yapıp koşardık beton yollarda.

Konfeksiyon ürünleri de çok yoktu o zamanlar. Belki vardı ama alan azdı çünkü pahalıydı. Annem her ay aldığı Burda'lardan beğendiklerimizi Kemeraltı'na inip aldığı kumaşlardan diker koyardı başucumuza. Bayılırdım dikiş gecelerine. Karşı komşumuz ciciannemin kızı Semra Abla'm ile annemin , dikişle birlikte bol kaynatmalı sohbetlerini bir köşeye sinerek ses çıkarmadan dinler ; Burda'ların sarışın mankenlerini annem esmerlerini de Semra Abla'm yapar kendimce oyun oynardım. Mutluyduk hem de çok mutlu.

Ne eşofmanlarımızın ne de ayakkabılarımızın markaları vardı. İkisi de bir amaca hizmet etmek için üretilmişlerdi bizim için o kadar. Kızlar kırmızı, erkekler lacivert giyerdi; yanlarında beyaz şeritleriyle. Ayaklarda da o zamanın tiger ayakkabısı. Lacivert, yanları da sarı şeritli. Ne Adidas,ne Nike ne de başkası. Çok sonraları Puma çıkmıştı; ilk bildiğimiz. Ama sahip olamadığımız için üzülmedik biz hiç. Mutluyduk, çok mutlu.

Çizgi filimlerimiz Heidi, Şeker Kız Candy ; dizilerimiz Küçük Ev , Walton Ailesi,San Francisco Sokakları, Beyaz Gölge, Bonanza; gençlik dizimiz Fame ilk aklıma gelenler. Her evde bir radyo ; Fm3 İzzet Öz 'ün "Teleskop" programı beklenir, eller kayıt çihazında hazır. Başladı mı , kayıt! En flas,popüler parçalar bu programda yer alırdı. Abim gözü gibi bakardı kasetlerine.Belki 500 tane olan o zamandan kalan kasetleri hala atmadım,atamam. Anılar yüklü hepsinde.
Akşamları TRT de (zaten başka kanal yoktu) verilecek filmler için ciciannemlerle biraraya gelinir, hiç ses çıkarmadan izlenir,arada çaylar hüpletilir; bitince de mutlaka kritiği yapılırdı. Hiç boş akşamımız yoktu.Bir akşam biz onlarda, bir akşam onlar bizde. Biraz geç kalınsın duvar vurulurdu hadi diye. Bizler mutluyduk çok mutlu.

Mutluluğu insanda , arkadaşta, dostta, oyunda, müzikte, sohbette, kitapta bulan nesildik. İsteklerimiz, ihtiraslarımız , "Neden alınmadı ?" kaprislerimiz yoktu. Bu sebeple anneler ve babalar çocuklarına alamayacakları ve alamadıkları şeyler için üzülmezlerdi. Diye düşünürken aklıma geldi. Acaba zaman içerisinde ebeveynlerin davranış şekli değişmiş olabilir mi ? Anne ve babaların sahip olamadıkları tüm şeyleri çocukları için var etmeleri , istedikleri herşeyi onları hiç zorlamadan yorulmadan önlerine koymaları sonucu tatminsiz ve mutsuz çocuklar yetişiyor olabilir mi? Ebeveynlerin çocukları üzerindeki emel ve arzularının onları bizlerden ne kadar uzağa götürmüş olduğunu görmeden hayıflanmak sadece onları suçlamak doğru mu? Ne dersiniz ?

24 Aralık 2009 Perşembe

SANSÜR


Bu akşam kanalın birinde Yönetmen Semih Kaplanoğlu'nun çok isteyip de gidemediğim filmi "Yumurta" gösteriliyordu. Aman ne sevindim ! Film Yusuf'un hikayesi. Yusuf'un annesi ölür ve Yusuf cenazeyi kaldırmak üzere memleketine döner. Ee adam üzgün haliyle. Elinde de sigara mütemadiyen. Diğer kanallarda görmeye alışkın olduğum sigara üzerine düşen füluğ karartmayı beklerken bu sefer sigara üzerini örten bir çiçek. Önce anlayamadım. Ama Yusuf sürekli sigara içtiği için ekranın ortasında gezinen bir çiçek. Hem de rengarenk. Bir bakıyorsunuz sarı bir papatya, bir bakıyorsunuz kırmızı bir gül. Benim Balkız'ın gözleri önce kısıldı sonra da alabildiğine açıldı. " Anne baksana titekten duman tıkıyoo " . Başladı takibe. Yusuf sigara içip elini kolunu oynattıkça ekran çiçek bahçesine dönüyor, Balkız da alkış tutuyor.

Benim çocukluğumda RTÜK diye bir kurum yoktu ama TRT de o zamanlar RTÜK'ün yaptıklarından azını yapmazdı. İki sevgili deniz kenarında oturmuş romantizm yaşar ve öpüşmek üzere birbirlerine yaklaşırken ne olduğunu anlamadan bir bakarsınız ki hınca hınç insan ve araba dolu bir caddede yürüyorlar. Hoppaaa ! Ne zaman geldiler buraya derken öyle bir kesmişler ki , konunun bir kısmı da kırpılmış arada. Diyaloglardan kırpılan kısmın ne olduğunu çıkarmaya çalışırsınız; ama nafile... Ne günlerdi !

Aradan herhalde bir yirmi yıl geçmiştir . Peki şimdi? Şimdi sigaralar çiçek açıyor, BAlkız zıplıyor.

Zamanında sansür gören filimler şimdi şimdi gösterime giriyor; izliyoruz ama anlam veremiyoruz ne o dönemin ne de bu dönemin sansür zihniyetine. Bir dönem sanatçılar yasaklandı sakıncalı diye sonra efsaneler yaratıldı adlarından özür niyetine.

Gerçi bizim ülke önce öldürüp öldürüp sonra havalimanlarına, sergi ve konser salonlarına adlarını vermekle , anıt mezar yapmakla ün salmış olduğundan aradan bir 20 yıl daha geçtikten sonra sansürün ekranda hangi görüntü ile karşımıza çıkacağını kestirmek zor gerçekten.

ÖDÜL


Ödülüm yaşamaksa eğer


Bir şartım var sana.


Buram buram hava kokuyorsa


İyot içine doluyorsa


Ver bana.


Yoksa bilmeyeyim


Neyse ne !

Zühre Ç.K.

19 Aralık 2009 Cumartesi

ACI ' MAK




Umuda giden yolda yürektin

El verdim..., kaçmadın.

Söz verdin... ,tutmadın.



Umuda giden yolda güneştin

Yol verdim ..., gitmedin.

Söz verdim... , kalmadın.



Umuda giden yolda cellattın

Öl dedin..., ölmedim.

Git dedin , sönmedim.















Zühre Ç.K.

17 Aralık 2009 Perşembe

BEN BİR AVUKATIM

İnsanları mutlu etmeyen bir meslek benimki. Ne karşı tarafı ne de haklarını savunduğunuz müvekkili memnun etmek mümkün. Bazen küçük bir bakkal dükkanım olsaydı daha mutlu olurdum diye düşünüyorum.

-Teyze bir ekmek.

-Al çocuğum.

-Bir paket çukulata.

-Karşı rafta....
Ben de mutlu, alıp giden de.

Adamı üç sene savun, ceza almadan kurtar; sevinçten içinde mumlar ampuller yana dursun adam kös kös bakıp, ben zaten bu sonucu alacağımızı biliyordum ( yani sen pek bi ..ok yapmadın ) dediğinde kafasını patlatıp, gözlerini oyup, bu sefer için içeriye sokulan ben olmayı hep kıl payı kaçırıyorum. Dava bitene kadar her türlü riyakarca saygı, nezaket ve bilumum kuralları es geçmeyen insanoğlu sıra ufacık bir teşekkür , minnet gösterisine geldiğinde başarı ile alınan sonucu kendisine var sayıyor.

Gün geçtike soğuyor,gün geçtikçe irkiliyorum. Hukuk Devleti olmayan, olmayı beceremeyen bir ülkede avukat olmak ip üstünde yürüyen cambazdan farksızken , bir de o ipi gözünün dingiline baka baka sallayan dingiller sayesinde kafa üstü çakılan ama bir türlü de ölemeyen bahtsız insan topluluğu haline geldi avukatlar.

"Avukat" kelimesinin önüne eklenen katilin , dolandırıcının , mafyanın ve benzer sıfatların son bulmadığı, meslek onur ve haysiyetinin yüceltilmediği , Devletin Hukuksallaşmadığı , Sosyalleşmediği bir ülkede hiç bir meslek onurunu korumak mümkün olmadığı gibi meslek sahibi olmanın da ne maddi ne de manevi bir getirisi bulunmaktadır.

Böyle bir saygıyı beklemek ise; ancak benim gibi iflah olmaz iyimserler için mümkün görünmekten öteye gidemeyecektir.

16 Aralık 2009 Çarşamba

BEN BEN BEEEEENNN!


Bu günlerde sevgili kızım ( ben ona Balkız diyorum ), hep bu cümleyi tekrarlıyor "ben ben beeeeennn ". Herşeyi tek başına yapmak istiyor. Ona katılma çabalarım boşa. Müzik çalıyor başlıyorum söylemeye. Oradan "ben ben beeeennn diye başlayan ve ağzımı katan balkız. Tabağındaki lokmaları bölmeye teşebbüs etsem yine aynı "ben beeeeennn". Hani ben farklı bir çocuk olmuş olsaydım şikayet etmeye hakkım olsun. Ama ben 2,5 yaşımdan itibaren yaptıklarını hatırlayan hatırladıkça da yüzü kızaran biri olarak şikayet etmeye gerçekten de hiç mi hiiiiç hakkım yok :)) Yaptıklarımı saymaya gerek yok tabii ki. Çünkü ileride Balkızın bu bloğu okuma ihtimali kuvvetle muhtemel. Ama bu "beeeennn" olayı biraz daha büyüdüğünde işime yarayacak gibi. Dün ben ofisteyken babasına yardım(!) etmiş. Eve bir geldim, miiisss gibi kokular. Masa üzerinde peynirli ,zeytinli boğaça ve ocak üzerinde de İzmir köfte vee evde pili bitmiş bir koca! Şu kadınlar ne güçlü yaratıklar. Bizler herşeyi tek başına yapıyor olsak da pil ömrümüz uzun , çok uzun.

Neyse, bu gün evdeyim. Güzel bir kahvaltıdan sonra Balkızla kahve yaptık ve fal kapattık. Şimdi bekliyorum fincanımın soğumasını.Balkızın yorumu hep aynı " hiiiii tok atık anne tok güsel, döt kapılı avaba" :)))

13 Aralık 2009 Pazar

SUÇ BENDE



Sıcak bir yuvam yok

Bekliyorum , gel diye.

Solarım kıyamete kadar

Susarım içemem

Kördüğüm,çözemem.



Vazgeçtim ben herşeyden

Bana bakan ellerden

Uçamam, uçamam sana.

Korkarım doğrudan.

Korkarım sorgudan.



Çalacak bir kapım yok bu şehirde

Bakacak yüzüm yok!

Suç ben de ...




Zühre Ç.K.


















TÜKENİŞ






Sen vur beni , çaresi ÖLÜMSE
Göm mezara, çilesi ÖZLEMSE
Sen gör beni çaresi YAŞAMSA
Tut beni, emelin VAROLMAKSA


Korkuyorum çok yarından
Yanıma gel, gel yanıma
Sar beni çaresi TEK se
Sev beni tüm yaşam BİR se


Sarp kayalar tükenmiyor
Çık, çık....Allah'ım bitmiyor
Sevgi ! " Sorgu bilmem" diyor
Sustu dünya, ses vermiyor.







Zühre Ç. K.

7 Aralık 2009 Pazartesi

DOXY

Fazla fobim yoktur ,hatta hiç yoktu. Ta ki bu hikayeye kadar.

Bir varmış bir yokmuş. Günlerden birgün bağda ergen hormonlarımın da etkisiyle dedemin söylediği bir lafa fazlaca içerleyerek kendimi bağ içine attım. Kızına hiç kıyamayan babam da arkamdan yetişerek, önce biraz dolaşıp sonra da bağ komşularımız nalbant amcaya merhaba demek üzere voltayı tam istikamet arka tarafa yönlendirdik. Gittik gitmesine de bizim nalbant amcalar henüz bağa taşınmamış olacaklar ki nur topu gibi bir köpek bırakmışlar bekçi niyetine. Köpeğin önce bana yönlenmesi ve fakat babamın benim önüme geçmesiyle birlikte köpekle merhabalaşmak zorunda kalmaları; babamın 20 gün göbeğinden kuduz aşısı yemesiyle birlikte yeni bir fobi edinmiş oldum: KÖPEKLER! Öyle ki yolda gezerken bile hışırdayan torbaları köpek zannedip çok havalanmışlığım ve birkaç metre uçmuşluğum olmuştur.

Gel zaman git zaman aradan tonlarca yıl geçip İstanbul'da yaşamaya geleceğim günler beni evde bir köpek beklediğini öğrenirim. Her türlü kapris ve muhalefete, tüm restlere rağmen belki bir süre sonra gidebilir sözü alınarak geldiğim evde bir köpekle aynı havayı solumak deniz altında nefessiz kalmak gibiydi. Paçama dokunduğu anda baştan aşağı soyunur ,yenileri giyilir, eller komple tekrar tekrar yıkanırdı. Hayvan anlamaz mı ondan hoşlanmadığımdan; anlar anlar tabii ki. Hoşlanmamak ne demek nefret etmek, öldürmek, üstünde tepinmek ve sairesi tüm duygular bende iş başında . O da boş durur mu? Evin muhtelif yerlerine en az beş olmak üzere işemek. Hem de gözümün içine baka baka. Veterinere götürdüğümüzde öğrendiğimiz, onun beni kuması olarak gördüğü .Yapacak hiç birşey yok kendimi yatağa atıp ağlamaktan başka. Kadın yapacak bir şeyi kalmadığında ne yaparsa , ben de onu yaptım tabii. " Ya o, ya ben! ". Sonuç? Ne o gönderildi ne de ben gidebildim. İşin kötü yanı evde çok yalnız kalıyorum ve sabah akşam dokunamadığım hayvanı çişe ve dolaşmaya ben çıkartmak zorunda kalıyorum. Eve geldiğimizde ayaklarını silmem gerekecek, yapamıyorum; otur ağla . Ağla,ağla,ağla... Yapılacak tek şeyin bu hayvana alışmak ve onunla iyi geçinmek olduğunu anladığımda sekiz ay geçmişti . Zorladım ,çok zorladım kendimi. Önce bana her deydiğinde soyunmamaktan başladım. Sonra yalnız olmadığımda bile onu ben çıkarttım dışarıya; ayaklarını silmesini öğrendim. Yemeğini ben koydum. Geceleri ışıksız uyuyamayan ben onun evde dolaşan patilerini duydukça dağılan korkularımla ışığı kapatarak uyumaya başladım. Eve geldiğimde verdiği tepkileri, çıkma vakti geldiğinde sacede bana geldiğini , kısacası beni sevdiğini gördükçe ben de sevmeye başladım onu. Hastalandığında ben içirdim ilaçlarını elimi ağzının içine sokarak , tamamen kendi isteğimle. Kaynaştık. Sırasıyla arkadaş , dost , sırdaş olduk. Kimi zaman çok kızdırdığı da oldu beni. Kurt-tazı kırması olmasının getirisi ceylan koşusunu yapabilsin diye çözdüğüm zincirleri burnumdan fitil fitil getirirdi. Arkasından Cihangir'den Kabataş' a kadar koştuğumu bilirim . Her defasında bu son deyip , yine dayanamaz çözerdim zinciri ; pişman olacağımı bile bile . Olsun o mutlu olsundu .
Geldiğim aşamaya ben bile inanamıyordum. Artık o benim köpeğimdi.

Büyük nefretler büyük aşklar doğururmuş.Benim fobim,nefretimden de bir aşk doğmuştu. İlk defa geldiğim İstanbul'da yaşadığım olumsuzluklar içinde olumluya dönüşmeyi başaran ilk hikaye de Doxy 'e ait oldu. Sanıyorum onca hikaye arasından her defasında onu hatırlıyor olmamda bu yüzdendir.

3 Aralık 2009 Perşembe

POTPORİ

Bazı parçalar hayatınıza kazınır ve beraberinde bir sürü hatıra biriktirir.Hepsi kendi adından başka sizde ifade ettiği başka adlara da sahiptir.Sevinçlerimiz, acılarımız, kavgalarımız, sevdalarımız, hatalarımız, özlemlerimiz,ayrılıklarımız ve daha niceleri var içlerinde..Biraz müzik dinlemeye ne dersiniz?Ama bu radyonun DJ'si ben !


1-Lady In Red ( Chris De Burgh )

İlk aşk, ilk heyecan, ilk flört..Herşeyin çok masum olduğu ve masumane yaşandığı , tutulamayacak sözlerin bilinmeden sarfedildiği harika zamanlar.


2-Hatıralar Hayal Oldu ( Dario Moreno )

İstesek de geri gelmeleri mümkün değil.Mümkün değil uyanır uyanmaz ciciannemlerin kapısını çalmak ve hala uyuyor olan Semra Ablamın koynuna sarılmak. Mümkün değil her sabah neşe ile yapılan kahvaltılar,akşam birlikte seyredilen ve krite edilen filmler,birlikte gidilen piknikler.Mümkün değil bağda anneannemle birlikte yaptığımız salçalar,kurabiyeler,dinlenilen arkası yarınlar.Mümkün değil.


3-Kumsalda ( Özdemir Erdoğan )


" Yapayalnızız kumsalda sen ve ben
........
Sen ve ben koşuyoruz gelen dalgalara
Sen ve ben en büyük aşkla ve mutlulukla"

Konak-Karşıya vapuruna her bindiğimde bize eşlik eden martılarla birlikte mırıldandığım yegane şarkıdır.Hep hayalini kurduğum deniz,kumsal,tekne ve aşkım. Bu hayal hiç bitmeyecek.


4-Yandım Yandım ( Mazhar Alanson )


Hem de çıtır çıtır :)))


5- Sevdim Seni Bir Kere Başkasını Sevemem ( Ö. Erdoğan )


Denilse de olmuyor. "Boş olan dolar" bir fizik kaidesidir. Bittikten bir süre sonra bu kaide devreye girer ve bal gibi başkası da sevilir başkaları da :)) Valla bu benle ilgili değil tamamen genel bir durum :))


6- Pervane ( Ö.Erdoğan )


"Ben balarısı gibiydim senden önce
Bak pervanelere döndüm seni görünce
YAna yana kül olsam her an
Yine de senden ayrılamam
Yoluna adadım ömrümü ben sensiz olamam"


Ee tek başına adanmışlık işe yaramıyor. En fazla on yıl sürüyor. Yani ben de öyle oldu.


7- Fly Me To The Moon ( Astrub Gilberto )


Fly me to the moon
Let me play among the stars
Let me see what spring is like
On Jupiter and Mars


In other words
Hold my hand
In other words
Baby kiss me
....


En sevdiğim parçadır.Pervane olduğum dönemin en başına rastlar karşılaşmamız. Ama hala çok severim ve söylerim.


7- Deniz Ve Mehtap ( Dario Moreno )


Deniz ve mehtap
Sordular seni neredesin?
....


İstanbul' da yaşamaya başladım başlayalı soruyorum ben de . Gül gibi İzmir'i ve evini bırak gel, sonra da sor .Oysa kalkar kalkmaz tüm körfez her sabah ayağımın altındayken..


8- Ne Senden Öncesi Ne Senden Sonrası ( S.Aksu )


İki buçuk seneden beri tüm şarkılar onun için.Ne ondan öncesi ne de sonrası önemli olacak gibi.Tüm sevdam ;gerçek aşkı buldum bulalı her şarkıda o var. Üzse , kırsa , vursa ,uyumasa kısacası ne yaparsa yapsın bitmeyecek bir aşk bu .Evlat aşkı kıymetli, hem de çok kıymetli. Canım kızım benim!


Radyo keyfi bu akşamlık bu kadar. Bilmiyorum beğendiniz mi parçalarımı? Bu kadar değil tabii ki ama ne bu akşama ne de diğer akşamlara sığmayacak kadar çok benim şarkılarım.


Sizlere bol şarkılı ve aşk dolusu geceler dilerim dostlarım.

2 Aralık 2009 Çarşamba

MİM

CAnım kuzenim Yeliz http://gununcorbasi.blogspot.com/ beni mimlemiş. Mimlenen kişi bu sorulara cevap vermeliymiş,hadi bakalım.
1- Çocukluğunuzda anne ve babanızla(yada aile büyükleri ile) yapmış olduğunuz ve sizi siz yapan şeylere katkısı olan bir olay,bir aktivite,bir eylem...Ve hangi yönünüze katkıda bulunduğu...( Tekrarlanabilir olması tercih sebebi)

Birincisi seninkiyle aynı Yelizciğim.Her sömestre tatilinde anneannemlerin yaşadığı Akhisar'a gittiğimizde teyzemin Kuzen Yeliz,Yeşim ve beni Tahir Ün caddesindeki en büyük kitapçıya götürerek istediğimiz kitapları alması.Yeşim'le mutlaka Aziz Nesin kitaplarından birini tercih ettiğimizi hatırlıyorum.Çok ama çoook heyecanlanırdım,akşamına uykuya dalmakta güçlük çekerdim.Kitap alma ve okuma alışkanlığıma ilk basamak olması açısından canım Teyzemi cani gönülden alkışlıyorum.
İkincisi de annemle babamın evimizle,ailemizle ilgili her durumda ,alınacak her kararda abim ve benim de fikrimi almaları. Bu demokratik yaklaşımları,hayata bakış açımızı ve bizi biz yapan temeli oluşturdu.Sizleri çok seviyorum canım babam ve canım annem.

2-Çocukken oynamayı en çok sevdiğiniz oyun ve oyun aparatı.
Saat 12 de sokağa çıkan ben ve arkadaşlarım önce apartman aralığında evcilik oynamaya başlar,akşamüstüne doğru evcilik aparatlarını eve fırlattığımız gibi doğru arka bahçeye koşar sırayla salıncak, barfiks,tahtıravallide ter ter tepindikten sonra akşam hava kararıncaya kadar yine sırayla dokuztaş,kemik,istop oynardık. Arada sırada Şebnem(kağıt bebek) partileri de düzenlerdik.Orta okulda okuduğum sırada kuzen Yeliz hala ilkokula gidiyordu yada başlamamıştı.Onunla evcilik oynamam konusunda çok ağlamasına gerek kalmadan kendimi teslim ederdim :))
Bir de kendi yaptığım kuklalarım vardı.Apartmanın içinde gösteri yapar başına da bahşiş için abimi dikerdim.İyi hasılat gelirdi şeker-çukulata almak için :)

3-Sokakta oynar mıydınız?

Deyim yerindeyse tam bir sokak köpeğiydim. Eve gelmem için beline kadar sarkıp bağırtmak zorunda bıraktığım anneciğimi ve yemek yedikten sonra tekrar dışarı çıkmama izin veren babamı çoooook seviyorum.

4-Çocukluğunuz ve ilk gençliğinizle ilgili keşke farklı olsaydı dediğiniz bir durum/olay.

Çocukluğumla ilgili keşke dediğim hiç bir olay yok.Ama ilk gençliğimle ilgili keşkelerim var malasef. Demokrat bir anne babanın yetiştirmiş olduğu çocuk başka nasıl olurdu bilemiyorum ama ( abime bakınca olunabiliyormuş diyorum) özgürlükçü, dikkafalı,inatçı,çılgın, biraz da deli olmamın bedelini ödediğimi düşünüyorum. Peki değiştim mi? Pek değil ,azıcık ucundan :)))

5- Çocukluk ve ilk gençlikle ilgili iyi ki böyle olmuş dediğiniz bir olay..

Konservatuvar sınavına ilk girişimde kazanamamıştım.Tekrar denemeye karar verdiğimde Hukuk 3 de okuyordum.Gizli gizli hazırlanıyordum.Ama her zamanki gibi annem nasıl anladıysa anladı.Bin türlü psikolojik baskılar sonucu sınava girmemeye karar verdim. Ama hem kendimi hem de annemi bundan dolayı çok suçladım.Şimdi bakıyorum iyi ki olmamış.Rekabetin insanı yediği ,harcadığı bir mesleğin içinde ne kadar mutlu olurdum bilemiyorum.

6-Varsa çocukluk dönemine dair bugünü etkileyen bir olay,bir anı.

Çok mutlu,kendini güvende hisseden bir çocukluk dönemi geçirmiş olmam beni bugünün güçlü,kendinden emin bir bireyi olmamı sağladı.YAşadığım tüm olumsuzlukları zaman içinde olumlu hale çevirebilme gücünü kaçıp kaçıp saklandığım o günlerden alıyorum.O günler için önce anne-babama sonra da o kareyi süsleyen diğer kahramanlarıma sonsuz minnet ve şükran duyuyorum.

İşteeee bu kadar! Ben de şimdi sevgili Güven 'i http://guven-guven.blogspot.com/ ve Ahmet'i http://klan1905.blogspot.com/ mimliyor , merakla bekliyorum .

24 Kasım 2009 Salı

ACI

Bir daha iyi ,en azından daha iyi olunamayacak hasta haberleri acıtır içimi.Beyoğlu yazılarımı okuyanlar bilirler Kemal Amca'mı. Bendeki emeği, gözetimi,babalığı o apartmandaki yerimi mutluluk mabedine çevirmiş kendimi sonsuz bir güven içinde hissetmemi sağlamıştı.Gelinliğimi sürüye sürüye konfetiler eşliğinde apartmandan uğurlanırken bir hafta olmuştu sevgili eşi Kamile Teyze'yi toprağa vereli.Onun ebediyete olan yolculuğuna eklenen benim başka bir hayata merhaba yolculuğum gözyaşlarımızın daha da coşmasına yol açmıştı. Üzüntü ve sevinci çok kısa aralıklarla birarada yaşıyor olmamız içinde bulunduğumuz anı daha da sıkıntılı bir hale sokuyordu. Düğünden bir gün önce elinde hediyesi ile kapıya gelen Kamile Teyze gözyaşları içinde bana sarılmış, sağlığı el vermediği için düğüne gelemeyeceğini söyleyerek af dilemişti. Uzun uzun sarıldık ve birlikte ağladık. Ardından da oynak bir İzmir havası söyleyip gerdan kırmasıyla gözyaşları yerini kahkahalara terketti. Bilemezdik ertesi gün uzun ve geri dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkacağını. Oysa o gün ne kadar da sağlıklı görünüyordu. Hayatın ne zaman sona ereceğini bilememek hayatı daha da değerli kılan en önemli unsur.Pişmansız,keşkelerden yoksun hayat sona ererken ardına bakmak üzmez insanı.Çünkü orada gördüklerin seni acıtmaz.Memnunsundur durdukları yerden,yitip gidenden. Misyonunu doldurmuş hayatlar kalmak için ısrarcı değildir. Bu yorgun ve bitmişlik değil,doygun ve mutlu bir hayatın vermiş olduğu dinginliktir.Telefonda duyduğum ses ne kırgın,ne üzgün ne de korkaktı. Kötü huyluymuş kızım dedi,Kemal Amca. Kabullenişinde her zamanki cengaverlik, delikanlılık ve hala aşık olduğu kadına kavuşma sevinci vardı. Benim sesimde ise umut, reddediş, gözlerimde ise dinmeyen yaş .

12 Kasım 2009 Perşembe

KOCAKULAK

Meraklı milletiz biz vesselam.Herkes herkesi merak ediyor. Kadın kocasını,koca patronunu,patron metresini ve parasını, metres gelecek rahatını, öğretmen müdürü, müdür müfettişi, müfettiş terfiyi...Uzayıp gider. Öyle ki bu merak bazen hastalıklı bir hal alır. Duvara kulak dayayan komşular, cep telefonunu karıştıran eşler, çocuklarının günlüklerini okumaya kalkan ebeveynler,birbirlerine dedektif tutan çiftler,..ler,.. ler,.. ler,.. ler. Ne hazin. Ne hazindir ki bu sinsile devletin içine ,ta en başına nüfus etmiş . BAkan merak ediyor;bakması yetmiyor duymak da istiyor.HAkim ne demiş,savcı ne söylemiş. Tam 56 hakimi dinlediklerini itiraf etti Bakan. Hakim amca ay sonunu çıkaramayacağından dem vurarak akşam evde demlenip onu unutanları unutmak istediğini,diğeri çocuğunun okul taksitlerimi ödeyemediğini, bir diğeri eşinin 20 yıldır aynı koltuk takımında oturmaktan usandığı için başının etini yediğini ve diğer tüm hakimlerinde benzer şikayetlerini duymuş olmak Bakan'ı pek memnun etmese gerek. Bakan aradığını bulmuş olsaydı zaten, duyardık cümleten. Peki güç kimde? Makama sahip olanlarda değil, orası kesin. Güç, kendini halk ile bütünleşmeden alır. Güç ve güven doğru orantıda ilerler.Kendini halk desteğinden uzak hisseden iktidar her devirde bu tür bir zafiyet içerisine düşmekten kurtulamadı. Sovyet Sosyalist Rusya'sı da, Abdülhamit Dönemi Osmanlısı,Nazi dönemi Almanya'sı da. Sonlarını tarih yazdı.Pişmanlık ve hazin dolu. Umarım cumhuriyetimiz ve demokrasi ,yaşanılan bu dönemi kendi çarkları içerisinde öğütüp pişmanlık ve hazin dolu bir son hazırlamaz. Çünkü unutmamak gerekir ki, bugün hukuku ellerinde bulunduranların da bir gün hukuka ihtiyaç duyacakları kesindir.

11 Kasım 2009 Çarşamba

UMUT

Gözlerinden umut almış olsam benim için yeter.
Görmüyorum,duymuyorum; dönmüyor hiç gece gündüze.
Gelsem yanına,konsam yuvama
Bir umut yeter hiç korkma,bir umut yeter
Dümeni sende hiç korkma; hazırım yeter.

Bebek! Seni seviyorum.Ben ne yaptım hayata?
Yorgunum artık.Gel sarıl bana.
Bebek!Seni özlüyorum.Bak ne oldu hayata?
Solgunum artık.Gel sarıl bana.

Deydi denecek birer birer
Çekilen bu üzüntüler.
Gülecek o solan yüzler
Açacak rengarenk güller
Bir umut yeter,korkma!
Bir umut yeter.
Dümeni sende hiç korma!
Hazırım,yeter.

Z.K.

MASKE

İlkokul 2. sınıfta şemsiyeli şapkayı tüm okul karşısında tanıttığımdan beri yeniliklere ve tam donanımlı olmaya pek açığımdır. Sevgili kuzenim bir ara bana "tam teçhizatlı kameraman cevat kelle" diyerek takılırdı. Zamanında gittiğimiz spor salonundan çıkışımızda çantamda ona da alınmış yedek atlet,havlu, eşofman ve saç kurutma makinasından sonra buna hak kazandığımı düşünmüş olmalı ki, çok da haklı :) Bugün sevgili kızımın gece hiç uyutmaması sebebiyle işe araba ile gidemeyeceğimi düşünerek tren ile yollandım yollara. Şu domuz gribi çıktı çıkalı herkesten önce aldım maske ve jellerimi,koydum çantaya. Trene biner binmez taktım maskeyi ağza. Tam karşımda oturan karı-koca beni görür görmez dürttüler birbirlerini.Tamamen önlem olsun diye dedim ama benden gözlerini kaçırarak fısıldaşmaya başladılar. Benden başka da maske takan yok. Kadın çantasından önce jel çıkarttı.Bir güzel süründüler.Ardından hemen fıs fıslı kolanya çıktı onu da sürdüler.Hemen ardından da ıslak mendil çıktı.Tüm bunların arası 5 dk. değil.Panik halindeler.Eyvahh dedim beni virüslü zannettiler. Neyse bu kadar çok şeyi sürdükten sonra bir müddet rahatladılar ama gözler yine bende.Aksırıp öksürüyor muyum diye bakıyorlar herhalde. Ben de tık yok. DAha sonra adam elindeki torba ağır gelmiş olacak yere bırakayım dedi ve yere değer değmez kadının bir hışımla tormayı yerden almasıyla tekrar bir panik havasına büründüler.Torba yerden alınarak adamın bacağına kondu derken,kadın yine panikle torbayı adamın kucağından alarak oturduğu koltuğun sırtlığına yerleştirdi; aynı süratle ıslak mendil çıkartılarak adamın pantalonu silindi.Çıldırdı dedim bunlar.Ama onların bu çıldırmış halleri beni de etkilemedi değil. Terene binenleri kollayıp kimin öksürüp hapşırdığını kollamaya başladım.Ağzımı ve burnumu tamamen kapatan maskeye rağmen burnumun içi kaşınıyor,hapşırma hissiyle karışık öksürme dürtüsü uyanıyor. Öğlen yediğim soğanlı marul salatasının kokusu direkt burnuma gelerek panikten dönen başıma bir de mide bulantısı ekleniyor.Aman Yarabbi şu ışınlanmayı da daha kimse bulamadı diye hayıflanıp bir yandan da kafayı mı yiyiyorum diye düşünürken ineceğim durağa gelmişim .Eve kadar öyle bir yürüdüm ki koşar adımlarla,bizimkiler kapıda beni karşıladığımda ağzımda maske ile bayılmak üzereydim.Bu görüntüm kızımın pek hoşuna gitmekle birlikte eşim görünen halim ve anlattıklarım karşısında gülmekten bayıldı. Doktorların dışında ilk defa Michael Jackson' da görmüş olduğumuz maske yenilik olarak benim hayatımda da böylelikle yerini almış oldu.

9 Kasım 2009 Pazartesi

AÇILIM

Bugün haberleri seyrederken Berlin Duvarı'nın yıkılışının20. yılı olduğunu öğrendim ve 20 yıl geriye gittim. On yedi yaşında lise son sınıf öğrencisiydim. Herşeye, en fazla da öğrenmeye aç ve meraklı olduğumuz o yaşta bu gelişme hepimizi çok ama çoook etkilemişti.TRT de izlediğimiz doğu bloktan batıya kaçışı konu olan filimlerin artık tarih olduğunu düşünüp, böyle bir olaya tanıklık etmenin sonsuz heyecanını yaşamıştık. Mutluyduk, heyecanlı ve umutlu.Şimdikinden çok daha fazla. Beş alytı yıllık planlar yapar evlilik tarihlerimizi bile ayarlardık. Naiftik.Konuşacak ve tartışacak çok şeyimiz vardı.Hep münazara halindeydik. Konuştukça,tartıştıkça kendimizi daha iyi hisseder, memleketi daha iyi hale getirecek( o zamanlar kurtarılması gereken bir memleket olduğu düşünülmezdi) aydın kafaların bizler olduğunu düşünür yarınlar için endişe duymazdık. Hepimiz en nadide üniversitelerin yine en nadide bölümlerine girmiştik. Kendimizle gurur duyardık. Artık üniversiteliydik. Zaman geçti mezun olduk ve hayata atıldık. Yıllar yıllar geçti.Değişen zamanla birlikte değişen Türkiye'de de pek çok değişime tanık olduk.Kimine üzüldük kimisine sevindik. Ama üzüldüklerimizin sayısı daha fazla oldu. Eski heyecanları ve umutları taşımaz olduk. Geriye dönüp baktığımda ise değişen yalnız biz değiliz. Bu değişimin sebebi de tek başına biz değiliz. Değişen, geçen yıllarla birlikte teknoloji,ve tüketimde sınıf atlayıp birinciliğe oturan ve fakat fikir bazında medeniyeti yakalamaktan çok uzaklaşan Türkiye. İzliyoruz hep birlikte değişimin ters açı ile dönüşümünü. İnatla, tüm tenkit ve korkuları haklı çıkarır tavırlarıyla değişimin onların verdikleri ad ile "açılım" ın 10 Kasım'a denk gelişini. Mağrur,kifayetsiz ve çirkin yaklaşımlarını. Kim inanacak samimiyetlerine, gözümüze soka soka ,batıra batıra güttükleri amaçlarına. Her zaman söylüyorum; zamanında sağ-sol çatışmasının bile vermiş olduğu trajideleri aratacak yaklaşım ve gidişat içerisinde olduğumuzun farkına varmadıkça "açılım" bizlerin hayatında tam bir açmaz haline gelecek, belki de ülkemizin kaderini değiştirecektir.

VEFA

Bugün eski stajyerim Bekir , arayarak mutlu etti beni.Ruhsatını beklediğini, alır almaz da bana getireceğini söyledi. Stajyerlerin arasında en vefalısı ve efendisi olarak geçti kayıtlara. Duygulandım ve onurlandım.Kendi stajımı hatırladım.Asla dönmek ve aslında hatırlamak istemediğim bir on altı ay yaşamıştım yanlarında.Karı-koca avukatlardı. Kadın olanın panik atağı yanında onu destekleyen başka psikolojik sorunları da vardı. Eşi bir yandan ofisi devam ettirmeye çalışır bir yandan da rahatsız eşini mutlu etmeye çabalardı. Bunları anlatmaya çekinmiyor ve bir rahatsızlık da duymuyorum açıkcası .Çünkü stajyerde olsak bir senelik süre sonunda aynı koridorlarda meslektaş olarak salınacak olmamız kadın avukatın cazgırlığı ve sık sık terbiye sınırlarını aşan tavırlarını engellemeye yetmiyordu. Yetmedi de.Bir sene de olsa kendini o süreçte bizim patronumuz olarak görüyor ve gereğini yapıyordu. Ofiste yeni ruhsatını almış bir avukat ve ben de stajyer olarak yerimizi almıştık. Bitiremediğimiz yada o gün içerisinde yetişmeyen işler için ofise gitmeye korkar, gitmeden önce bir yerde soluklanır güç toplamaya çalışırdık. Daha önce belki ilkokulda bile öğretmenimizden bu kadar korkmamıştık. Yeni avukat arkadaşın başka bir yerde iş arayacak , görüşme yapacak zamanı olmadığı gibi benim de staj süresini sektesiz doldurmam gerekiyordu. Yani kaderimize razı olmaktan başka yapacak birşeyimiz yoktu. Stajın anlamı olan avukatlık mesleğinin pratik kısmını bu şartlar altında öğrenmem münkün görünmüyordu. Sorduğum her soru cevapsız kalmanın ötesinde kınama ile karşılanıyor ondan sonraki sorulara tıpa tıkanıyordu. Herşeyi kendi kendime öğrenmeye çalışmak zorunda kalışım belki de mesleğin en başında ve bana tamamen yabancı bir şehirde ofis açıp bu işi başarmış sayılmama sebep oldu.Onlara bir teşekkür borçlu muyum? Kesinlikle hayır.Onları hiç bir zaman minnet ve sevgiyle anmadım. Bu tecrübe ve duygu eşliğinde bana gelen tüm stajyerlerime öncelikle meslektaş olarak baktım ve öyle davranmaya çalıştım. Onlara vermiş olduğum ilk ve bence en önemli ders ise hiç birşeyden korkmamaları ,mesleki rekabetin şahsiyetlerini ortadan kaldırmaması gereğiydi.Hepsiyle gurur duyuyor, her işin başının kendilerinden geçtiğini öğrendiklerine seviniyorum.

KARDEŞ

Abimin üç gündür bizimle olmasıyla birlikte hissettiklerimi yazdığım yazı tam iki kez silinerek tekrar yazıldı ama ben yine onu silmeyi başardım. Bu yazı üçüncü kez yazılmayarak tarafımdan protesto edilmektedir. Bilgilerinize.....:))

3 Kasım 2009 Salı

ADSIZ ÇELİŞKİ

Sordum uzağa,dünden kalana
Binlerce yılgın sözcük bul,hatırlarda silinmeyen
Yüzüm tutmuyor bakamam
Düştüm ağına kaderin
Düğümlendim kendi kendime

Bak! Gözlerimden bir tek yaş akmaz,akamaz.
Tanımaz.İçimde bir adsız çelişki bilemez.
Soramaz.Pişman mısın diyemez.
Gerçek nedir göremez.
Uzaklara süremez.
Derdim değil,diyemez.
Yürümez.
Soramaz.Pişman mısın diyemez.
Bilemez.
Z.K

Evet bilemeyiz bazen çelişkilerimizi,sebeplerini ve çıkış yolunu. Ad bulamayız onlara.Tümdür , bütündür içimizde; kılçık kılçık ayırıp atamayız, sıyıramayız benliğimizden. Korkularımız, pişmanlıklarımız, azaplarımızdır çoğu, söyleyemeyiz. Belki de sevdalarımızdır, bilemeyiz.İnsanoğlunun ne kadar karanlık, aşağılık, azgın bir yaratık olduğu bu içinden çıkarıp atamadığı çelişkilerinde gizlidir. Bu çelişkiler ki ona can yakmayı da öğretir, almayı da. Çelişkilerden kurtulmayı öğrendiğinde ruhu da azat edecek mantıkla kardeş olmayı öğrenecektir. Korkuları dinecek, içini affedecek , kendini duymaya muktedir olacaktır.

29 Ekim 2009 Perşembe

MUSTAFA

Mustafa Kemal'in "insan yönü" nü gösterme çabası son birkaç yıldır moda oldu. CAn Dündar'ın belgeselleri ile başlayan bu moda yine kendisinin yönettiği "Mustafa" filmi ile son bulur umudundayım. Mustafa Kemal'in insan yönünü öğrenince daha bir fazla mı seveceğiz zannedildi.Son yıllarda Cumhuiyet'e yönelik farklı hareket ve çağrışımlar Büyük Kurtarıcı'nın kişiliği deşilerek mi sağlamlaştırılacak? Sadece Osmanlı'yı sülük gibi emen emperyalist devletleri savuşturması, imkansız gibi görülen savaşlardan yüzakıyla çıkması,çok da rahat teokratik bir yönetim kurabilecekken Cumhuriyet' i kurarak milletini baştacı yapması ve devrimlerle birlikte yüceltmesi yetmez mi onu sevmeye. Yetmedi mi bu kadarı, anlayamadınız mı ki içkiye düşkünlüğü, öksüz-yetim olması , kötü bir evliliği olması v.b durumlar içinizde acıma duygusu geliştirip sevginize katmer olsun . Hiç ama hiç zannetmiyorum; hiçkimsenin Mustafa Kemal'i birazcık daha sevmek için bu tür şeylere ihtiyacı olsun. Seven bilir,seven vatanseverdir,seven milliyetçidir(ama şovenist değil),sevenin milli onuru vardır,seven çağdaştır,seven medenidir..uzar gider. Sevmeyen ise bellidir. O kendini hemen belli eder. Bunun için yapılacak en son şey Mustafa Kemal'in insani yapısını deşifre etmektir. Yapılacaklar inatla çağdaş eğitim, laik düzen,sosyal devlet ve cumhuriyetin devamıdır. Bu uğurda hareket etme bilinci ve inançtır. Bugün 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı. Kızıma anlayabileceği dilden anlatmaya çalıştığım Bayrak Bayramı'dır. 86 yıllık Cumhuriyet'in belki de rejime yönelik faaliyet ve çalışmaların en yoğun olduğu yıllarda dalgalanan ayyıldızlı Bayrak'ı görmek hepimizin içini açacak ve nice yıllar inancı serpiştirecektir.

28 Ekim 2009 Çarşamba

ÖZDERE

Nil'in hastalığının araya girmesiyle yazmaya fırsat bulamadığım tatilden bahsedeceğim. Bu kızımla tek başımıza çıktığımız 2. tatil. Geçen yıl çok küçük olması sebebiyle hiç birşey anlayamadığım anneanne-dede tatili bu yıl harikaydı. Havaalanından İzmir'e indiğimizde yüzümüze çarpan güneş ne beni ne de Nil'i rahatsız etti. Sımsıcak turuncu güneşe yüzümüzü vere vere bizi havaalanından alan canım kuzenim Yeşim, eşi harika insan Mustafa ve tatlı kızları Duru ile Özdere yoluna çıktık. Annem -babam , teyzem-amcam dörtlüsü gelişimizi bahçede bekliyorlardı. Ege insanına has bağırış, çığırış, kahkaha ve bir ağızdan konuşma, sarsıntılı kucaklaşma ile içeriye alındık. Anne elinden çıkma muhteşem kahvaltı eşliğinde yine hep bir ağızdan muhabbett ettik. Bu bir ağızdan hep bir anda yapılan muhabbetin tamamen bize has bir özellik olduğunu düşünüyorum. Bir ağızdan aynı anda konuştuğumuz gibi herkesin ne dediğini çok iyi anlama yeteneğine de sahibiz alimallah ! Sevgili kuzenim 5 gün Özderedeydi. Birlikte denize girdik bol bol sohbet ettik. Duru ile Nil de arkadaş olmayı öğrendiler. Hoş Duru bunu çoktan biliyor yaş itinariyle de benim kızım henüz yeni; yaş 2. Hafta sonu 2 numara kuzen Yeliz 4 aylık bebişi Arca ve tatlı kocası İlker ile aramıza katılınca tam şenlik oldu. Abimler ve halamların sürpriz yaparak gelmeleri ise kaymaklı ekmek kadayıfı!. Maaile biraradaydık. İçim çoştukça coştu. Onlara bakarken mutlu olduğum bu saatlerin sonu olduğu aklıma geldikçe bir çimdik atıp keyfini çıkarmaya baktım. Bu sefer yeğenim Mert Ömer ile Nil çok iyi anlaştılar. Birlikte top oynayıp müzik eşliğinde dans ettiler. Mükemmel geçen günün sonunda önce halamları sonra abimleri uğurladık. Ne kadar şanslıyım böyle bir ailem olduğu içn. Ne kadar mutluyum. Hem Nil hem de benim için çok güzel anılar birikti cepte. Nil bol bol anneanne ve dedesiyle birlikte vakit geçirdi; yeğeni Duru, komşu kızı Ece ve komşu oğlu Ahmet ile birlikte oyun oynamayı ve ders çalışmayı (!) öğrendi. Yani bir parmak da olsa büyüdü. Bizi tekrar görmeye gelen Yeliz ile bol bol sohbet edip denize girdik. Aslında konuşmaktan pek de giremedik :))) Ama sohbet herşeyden tatlı . Şimdi Eylül'de, bu sefer sevgili eşimin de geleceği Özdere tatilini düşlüyor, anneanne ve dedeyle geçirilecek bayramı özlemliyoruz.

HİS

Ne zaman başladığını tam olarak bilmiyorum ; olacak iyi ya da kötü şeyleri rüyamda görürüm. Ve her defasında da Yüce Yaradan'a yalvarırım benden al bu yeteneği diye ( tabii yetenekse). Güzelse gördüğüm şey sorun yok tabii ama kötüyse akşamı, sonraki günü ve diğer günleri ta ki içimi huzursuz eden şey ortaya çıkana dek yer biter içim. Artık bu rüyalara, uyanıkken de husursuz olma ve buna ekli nedeni bilinmeyen ağlamalarda dahil olmaya başladı. Biliyor, hissediyorum beni üzecek şeylerin yakınımda çok yakınımda olduğunu. Çaresizce bekliyor ve birşey yapamamanın çaresizliği bu duygunun ağırlığıyla ağlıyorum. Geçen salı günü yine içimde bir sıkıntı; çöktü üzerime bir ağırlık. Nil her zamanki gibi kuduruyor ama diğerlerinden farklı değil. Aman Allah'ın kulaklarım çınlıyor, içimde bir sıkıntı ve baskı . Atamıyorum üzerimden. Yapabileceğim sadece ağlamak, ben de onu yaptım. Dedim ki geliyor, geliyor birşey Zühre. Şimdi okuyanlar diyecek ki aman efendim pozitif düşünce, iyi düşün iyi ol vb. Ama beni çok yakından tanıyanlar hayatta benim kadar pozitifini görmediklerini söyleyeceklerdir hiç düşünmeden. Bu başka birşey. Bu ne olacağını bilemeden biliş, bekleyiş ve çaresizlik. Neyse o gün geçti çok şükür. Ertesi gün saat 18 de Nil uykudan uyandığında ateşliydi. 37,5. Emin olduktan hemen sonra bir fitil attım ve birazdan düştü. Ve benim içimdeki alevde bilinmezin vuku bulmasıyla biraz olsun söndü. Ama biliyordum henüz bitmediğini. saat 22 de tekrar çıkmaya başladı. Sevgili eşim aakşamı rahat geçirme adına hastaneye gitmemizin iyi olacağı fikrini ortaya atınca hiç vakit kaybetmeden yola döküldük. Ay, olacakları bilip de söylemek istemezmiş gibi tül bir perdenin arkasından bize bakıyordu. Göz göze geldik. Bitmedi daha değil mi gecemiz dedim, bitmedi içimi dağlayan bu sıkıntının sebebi henüz. Bitmedi der gibi çıkmadı, çıkamadı perdenin arkasından üzgün. Hastaneye vardığımızda Nil'in ateşi 40 a çıktı. SAnki elektriğe tutulmuş gibi titremeye başladı bebeğim. Ne oldu nasıl oldu anlamadık. Evde ateşi 37 idi. Hemen ıslak ve soğuk havlu getirdiler, sardık yavrumu. 3 saat sonra ancak inebildi ateşi. Benim günlerdir içimde yanan ateşte söndü. Olacakları bilmeden, bilemeden yaşadığım çaresiz bekleyiş beni perişan etti. Bedenim kül . Ruhumun hissttikleri beni çok zorladı bu sefer. Nil 3 günün sonunda iyi. Sebebi ise belli değil. Ne soğuk algınlığı ne de başla birşey bulabildiler. Ve ben bir kez daha YAradan'a hem şükrettim hem de bana zaman içinde artan bu hissedişi geri alırsa daha da mutlu olacağımı söyledim.

DEĞİŞİM

"Değişim" le yola çıktılar işin başında. Ses getirdi, başa geçtiler. Ama zamanla bu değişim hep kendi fikirleri üzerinden yapılan siyaset - politika sonrası icraata dönüştü. İcraatları hep kendilerine yönelik değişimleri içerdi. Birşeyleri değiştirmek için yola çıkmışlardı ve değişim ilk etapta beyinleri laik-müslüman olarak böldü. Atatürk'ü beyinlere din düşmanı olarak ektiler ve yahut çalıştılar. Ne kadar başarılı oldukları önümüzdeki 50 yıl içerisinde belli olacak. Şimdiki zamanda belli olanlar ise günaydın-merhaba yerine selamün aleyküm-eyvallah'la başlayan , askeri halka düşman eden ve benzeripek çok değişimler. Bu değişiklikler onları sarmamış olacak ki şimdi de kürt sorunu üzerine eğildiler. İlk buldukları çözüm yollarından biri ise g.doğudaki dağlara yazılan yazıların silinmesi yada aza indirilmesi. " Ne Mutlu Türk'üm Diyene", " Türk Öğün Çalış Güven" gibi içerisinde Türk kelimesi içeren Mustafa Kemal'in sözleri. Arkadaşlar eleştiri ve tartışmaya çok açık ya, saygın Milli Eğitim Bakanı öğrenci andını da tartışmaya açık bıraktı. Ağzım açık izliyorum, inanamıyorum olanlara. Özgürlüklerin anlamı kanlarımızla sıvanmış bu toprakları bölgelere ayırıp birilerine peşkeş çekmek mi? Ne zamandan beri TÜRK kelimesi g.doğuda yaşayanların kompleksi haline geldi ne zaman ? Tek milleti oluşturan farklılık sadece kürt mü? Hani bunun çerkezi,lazı,boşnağı,arnavutu,rumu,ermenisi hani? Uçuruma sürüklenirken ve sonucu görürken bir şey yapamamak, çığlık atarken sesimi duyamamak, uyanmak isterken hala bu kabusu görmek. Uyanmak istiyorum bu rüyadan. Biri beni uyandırsın Atatürk'ün çağdaş,laik,medeni,sosyal devletine. Biri beni uyandırsın lütfen ! Lütfen!

BABA EVİ

Doğup büyüdüğüm,28 yılımı geçirdiğim babaevinde sabahları uyandığımda yaptığım ilk iş yukarıdaki manzarayı çektiğim oturma odasına koşar denize bakmak olurdu; yüzümü bile yıkamadan. O günkü hava durumunu denize bakar öyle çözerdim. Deniz dalgalı mı, durgun mu, açık mavi mi yoksa koyu mu ? Her sabah, ama her sabah böyleydi; değişmeyen. Şanslıydım. Geçen ay babaevindeydim. Bu sefer sabahlara akşamları da katarak baktım doyasıya. Güneşe, aya, kepçe yıldızlara, samanyoluna. İçime çektim doyasıya imbatı, körfezin iyot dolu kokusunu . Tüm aileyle birlikte geçirdiğim 13 gün yetmedi, yetmez de. Dönüş günü öncesinde babamdan bana miras kalan yolculuk stresinin yanına bir de hüzün eklenince gözyaşlarına hakim olmak zor oldu. Kesede biriktirdiklerimizin içinde Nil'in anneannesiyle birlikte kudurma seyansları ile dedesiyle traş keyfi, evi bolca karıştırma ve dağıtma saatleri ve daha nice güzel anlar.. Sahip olduğum en değerli varlıklarım annem ve babamı huzur dolu babaevinde bırakıp geri dönerken gözyaşları arasında sürekli mırıldandığım sağ olun, varolunla İstanbul'a geri döndük.

İSTANBUL

" İstanbul'u mu yaşamak yada İstanbul' da mı yaşamak .." demiştim yıllar evvel yaptığım bir bestenin sözlerini oluştururken. O zamanlar İzmir' de yaşayan ama gönlü İstanbul' da atan ben için "İstanbul' da yaşamak" tı herşey. Anfinin ya da defterin muhtelif yerlerine İstanbul semt isimlerini yazarken orada olduğumu düşünerek mutlu olur, biraz daha yaklaşırdım İstanbul'a. Aradan geçen dokuz sene sonunda bu bestenin sözlerini yazarken bile farketmediğim İstanbul'da yaşamakla İstanbul'u yaşamanın ne denli bir uçurum arz ettiğini öğremiş oldum. Burası İstanbul. Aşık olunan , seni tutsağı haline getiren bu şehir ; acıtan, kahreden , tutsak eden aşığını bir süre sonra bu aştan yorgun, behbat, usanmış ; bu duygudan kurtulmak için onu öldürmeyi düşünen çılgın haline sokuyor. Medeniyet beşiği denilen, bir imparatoruğun üzerine bir imparatorluk daha kurulan bu topraklarda neler oluyor ? Geçen zaman, beyinde ve ruhda paralellik gösteren, bilimle pekişen ,sanatla büyüyen mutlu toplumlar oluşturmaktan çok uzakta . Ters orantı iş başında. Aşığına destan yazdıran , aşk yeminleri ettiren bu şehirde artık uluslararası terör örgüt başları toplantı yapıp cihat yeminleri ediyor. Fatih' in engin hoşgörüsü ancak tarih kitaplarında hatırlanacak ve bir süre sonra bu hoşgörüsü İstanbul'u fethetmiş olmasına rağmen kınanacak bir zaafiyet olarak görülecek . Rum'u, Ermenisi, Musevisi inatla biz Osmanlıyız , buralıyız, Anadoluluyuz deseler de bir bir gönderilecekler evi olmadıkları ve hiç yaşamadıkları ülkelerine ( ! ) . Burası İstanbul. " İstanbul'u mu yaşamak yada İstanbul' da mı yaşamak.." .

LODOS

Başım ağrıyor ; bir uğultu içinde ,kavga halinde . Canım da sıkılıyor, dokuz boğum boğaz tek boğuma düşmüş, isyan ! Anlamsız kalan zaman bana, yetmiyor. Boşuna her şey, gibime geliyor. Dışarısı karanlık, yağmur, pis bir rüzgar . Rölantiye alınmış hayat depara kalkacak, saat tik tak. Vade tarihi uzak değil, müruru zaman. Hayat akıp gider, derya deniz bitap. Bu lodos bir hafta daha devam ederse ben gider güme hey hat !

PLAN-PROGRAM

Öğrencilik yıllarımda sık sık plan yapar, bu planı yerleştirecek cicili bicili defterler almış olsam da üçünü gerçekleştirsem beşi kesin kalırdı. Böylelikle plan yapmak yapmamaktan daha vicdan azabı içeren bir durum olup çıkardı. Ben ara ara plan yapmaya karar verdiğimde hep bu vicdan azabı ve iç sıkıntısını düşünür plandan vazgeçerim. Ama içimdeki kurtlar beni bu aralar yine dürtmekte plan yapmak üzere. Mesela Şubat ayı içerisinde Nil'i yakınlarda bulunan oyun evine düzenli götürmeyi ve onu kreş öncesi döneme hazırlamayı, sevgili kocamın göz ameliyatını , ardından doktor izin verirse umre gezisini ve bu gezi ile aynı zamana denk gelmesini umduğum İzmir seyehatimi p-lan-la-mak inanın istemiyorum. Çünkü planlarsam gerçekleştiremiyorum. Düz duvara tırmanmaya çalışan Mert Ömer'i ve ailenin diğer fertlerini görmeyi ve tabii ki ailenin en küçüğü Yeliz'in bıcırığı Arca' nın doğumuna yetişmeyi çok arzuluyorum. Bak yine planlıyorum demiyorum. Ne olur ne olmaz. İş plana kalınca bozuluyor. Plan-milan yok !

ONUR AYTUN

Çocukluğumun en canlı hali onun kamerasından çıktı. Hoplayan zıplayan ve ikizleri arkasına takıp Efes Harebelerinde koşturan cadı Zühre onun misafir odasında açtığı beyaz perdede göründü ilk. İlk defa Horel& Hardy ile tanıştı o perdede Zühre. Onlara hayran kaldı, ve hala en fazla gülebildikleri onlardan ibaret. Gittiğimiz her yerde birkaç kare bizlerden sonra börtü böcek ,çiçek ve manzara çekmeye bayılırdı. Derin sinema tutkusu babamla bir araya geldiklerinde enfes muhabetlere dönüşürdü. O rejisör , bu prodüktör , şu aktris ,bu aktör ve filmler filmler filmlerrr...Çoğu zaman ikizlerle oynamaktan çok daha keyifli gelirdi sinema sohbetleri ve film arşivleri. Tam bir klasik müzik tutkunuydu. İzmir Senfoni Orkestrası' nın hafta sonu konserlerini kaçırmazdı. Pek çok konseri yan yana seyrettik. Her konserde de orkestraya eşlik ettiğine tanık oldum. Gözlerini kapar senfoni ile bütünleşerek mırıldanırdı. Bu mırıltı ara ara yüksek volümlere dayandığında etraftaki insanların gürültüden değil , nasıl bu kadar herkes tarafından çok da bilinmeyen eserlere eşlik edebildiğine hayret bakışlarını yakalar ve gülmekten kendimi alamazdım. Hollwood 'dan çıkıp gelmiş Gene Kelly' di benim için. Saçlarını muntazaman arkaya doğru taraması, dans ayakkabılarını andıran herkeste göremediğim potinleri ve yıllar içinde hiç değişmeyen fiziğiyle hayran olduğum Gene' di. Çocukluğumda öğrendiğim şiir ve marşların pek çoğu Atatürk' ün ilk öğretmenlerinden olan annesi Leman Teyze' ye aitti. O cumhuriyet kadını tarafından yetiştirilmiş Cumhuriyet Çocuğu idi. Medeniyet, görgü, kültür, zerafet tüm hayatına hakimdi. Şimdi sevdiklerinin dualarıyla uğurlanıyor. Ebediyetteki yolculuğu da eminim ki buradan daha iyi bir yerde olacak. Hayatımda tanıdığım en Atatürkçü, en medeni, en centilmen, en saygı değer en asil insan ! Yolculuğunda meleklerin gücü , Allah'ın nuru seninle olsun, Ruhun Şad olsun !

ESKİ KÖYE YENİ ADET

Her yıl başı arifesinde çam ağacı kurma ve yılbaşını kutlama konusunda Hakan'la kısa ve net bir polemik sonrası kaderime küsüp İzmir'de geçirdiğim yılbaşıların bana bir ömür yeteceğine kanaat getirip susardım. Bu yılbaşı öncesi de kurtlarım kaynayıp dursun kendi kendime söz verdim konuyu açmamak üzerine. O hafta Berrin ablalara gittiğimizde konu geldi dolaştı yılbaşına kondu. Hakan ve ailesi babadan gördükleri üzere o gece herhangi bir kutlama yapmazlar, hatta tv deki eğlenceyi bile babadan çekine çekine izlerlermiş. Bu o kadar yer etmiş ki hepsine , aradan yıllar yılllaaarrrr geçmiş olsa da o gece hindi yada tavuk yiyecekleri varsa bile yememişler, hiç bir yerlere çıkmamışlar. Bu onlarda bir gelenek halini almış ve öyle de kalmış. Neyse bu hatıralar konuşulurken ben de İzmir'deki yılbaşılarımızı anlatım. Sizler kutlamasanız bile önemli değil o gece benim içimdeki havai fişeklerini kimse söndüremez dedim. Güldük, bol bol geyik yaptık. Yalnız bir ara Bekir Abi yılbaşı gecesine oraya davetli olduğumuzu ve hindi yenileceğini söyledi. Aman efendim bu geyik onlara nasıl geldiyse bir güldüler bir güldüler. Sizin anlayacağınız hindi fantezisi yaptılar kendi aralarında. Hakan ablasına korkuyla karışık bunun doğru olma ihtimalini sorduğunda aldığı yanıt eniştesinin dünya dursa ancak böyle birşey yapabileceği oldu da rahatladı. Neyse gelelim malum geceye. Maaile gittik yemeğe. Aman efendim bir sofra ki görmeyin. Annemin hazırladığı yılbaşı softası yanında çekirdek kalır. Herkes ilk defa yılbaşı gecesi dışarıya çıkmış olmanın şaşkınlığını üzerinden atamamışken bir de bu softayı görünce daha da afalladı. Yemekler geldi. Söylemesi ayıptır et. Hııı çok şaşılacak bir şey değil. Herkes bir ohh çekti. Ama her 10 dk. da bir Bekir abi sürprizin en sona saklandığını ve doymamamız gerektiği ikazında bulunuyordu. Ne olabilir? TAtlı falandır diye düşünülürken BOOMBAAA! Kocaman bir sini içerisinde içi pilavla doldurulmuş kocaman bir HİNDİ. ŞOOOKKKK! Herkesin yüzündeki ifadeyi ancak ben çözer, anlarım . Önce dondu kaldılar. Bekir Abi bu jestin bana yapıldığı açıklamasını yaparken hala donmuş duruyorlardı. TAbii önce ben atladım hindiye; madem ki benim şerefime. Kızımla ben koca bir butu indirdik mideye. Sabit düşüncelerin ve yargıların insan hayatlarını nasıl şekillendirdiğine çok yakından tanık olmuş oldum o gece. Yargılar çatır çatır kırıldı. Yılbaşı gecesi ilk defa dışarı çıkmanın vermiş olduğu tedirginlik, huzursuzluk, aidiyetsizlik, kötü beklenti yerini sıcaklığa bıraktı. Yılın son günü birlikte yenilen yemek her ne olursa olsun önemli olan "birlikte" olmaktı. İsa'nın doğum günü değil yeni başlanılacak yıla birlikteliğin vermiş olduğu güçle bezenerek "merhaba" demekti. Yemekler yenildi ve benim kocam gördü ki dünya tersine dönmedi. Yukarıdan taş yağmadı. Beklediği aksilikler doğmadı. Bu durumun hızıyla bir de annemlere telefon açıldı yeni yıl kutlandı. BAk bu kadarını beklemiyordum doğrusu ama o yemek ne kadar iyi hissettirdiki kendisini benim haberim olmadan bunu yaptı.2009'a bir önyargının kırılmış olması hissiyle girmiş olmak beni çooook rahatlattı ve mutlu eti. Bekir Abi'nin yaptığı şey atomun parçalanmasından daha zordu. O hem kendi yargısını hem de 40 yıldır gelen aile geleneğini yıkmış oldu. Ben ? Ben bu işe en çok sevinen taraf oldum tabii ki. En çok da büyümekte olan NİL adına.

SÜRPRİZ

Geçen hafta annemin teyzemlerle birlikte İstanbul'a gelecekleri müjdesi ile güne başladım. Önce bize gelecekler, bir kaç gün kaldıktan sonra Beyoğlu'na geçeceklerdi. HAkan'la hemen hava durumuna baktık ki o hafta kar var. Hem korktuk hem de bizimkilerin kar özlemini bildiğimizden sevindik. Hava muhalefeti nedeniyle 1 saat rötarlı gelebildiler . Bu zaman kadar etrafatki herkesi tokat manyağı yapan BAlkız bizimkileri görünce bir sevindi bir şımardı ki sormayın. Bir yakınlık bir alaka, bir cilve ... Çok mutlu oldum. Sosyal yanı kıt olacağına tam inanmaktaydım ki böyle bir gelişim ve değişim kaydetmesi beni çok mesut etti. Kızımn birden iki anneannesi iki de dedesi oluverdi. Anneanne'ye "nenne" dese de bu bizimkilere yetti de arttı bile. Hele amcamın kucağından inmemesi...Herşey çok güzeldi. Evimize bu mevsimde bahar havası taşıdılar. Nefis ve muhabbetle bezenmiş uzun kahvaltı sofraları, akşam üzeri içilen amcamın ve teyzemin çok sevdiği cappicinolar ve bol hareket alışık olduğumuz sessiz ve sade hayatımıza renk kattı. Nil bayıldı bu hareketli,bol sohbetli ve bol kahkahalı ortama. Böyle bir tablodan sonra Nil anne babası olarak bizim çok sıkıcı olduğumuz kanaatine varmış olduğundan eminim. Zira giderlerken arkalarından çok göz yaşı döktü, çok ağladı yavrucak. Bu arada teyzem ve amcamın yüksek zevkle birleşen beceriklilikleri sayesinde evimizin misafir odasının dizaynı değişti. Bittikten sonra tanıyamadım odayı.Muhteşem oldu. Karı-koca olarak bu konuda kimse ellerine su dökemez. Vitrin bekleyen ve bu sayede kimsenin dikkatini çekmeyi başaramamış nefis tabaklar teyzemin buluşu sayesinde arkalarına askı yapılarak antredeki yerlerini aldılar. Sanki tatlı cadı ile yine cadı olan tatlı kocası nanik nanik yaparak evi istediğimiz hale getirdiler. Bize de Hakanla sevinçten zıplamak düştü. Yine birarada olduğumuzda aynı şeye kanaat getirdim. Göz görmeyince gönül katlanırmış. Evet aynen öyle. Birarada olup,bunun keyfini yaşayınca gönül katlanamıyor. Zaman geçmesin canlar hep birarada olsun istiyor. Yürek sıkışıyor, hiç bitmesin istiyor. Ama bitiyor. CAnlar sağ olsun !

BEYOĞLU2

Beyoğlu anılarım depreşmişken bir Beyoğlu yapayım dedim geçen perşembe. Önce eski ofisime uğradım. Çığlık çığlığa karşıladılar beni. Çok özlemişler. Bir iltifat bir iltifat ki sormayın. Her gören aaaaaaa değişmemişsin dedi. Oysa bu aralar bana aynalar artık yaşlandın diyip dururken bu tepkileri almak ilaç gibi geldi. Eski ofisime her gittiğimdeki gibi oda oda gezdim. Benim odam çizim odası olmuş. Üç mimar çizim yapıyordu. Eski odamı hatırlatacak eser yok yani. Sanki başka bir yer gibi geldi bana. Bol köpüklü kahve eşliğinde hareretli ve sıcacık muhabbetten sonra dedim beni tutmayın Beyoğlu'na akacağım. Önce Beyoğlu İş Merkezi'ne gittim. Tüm katları gezdim, tüm dükkanlara girip çıktım. Pek bişey bulamadım. Oradan caanım mekanım ve biricik alışveriş kankam terkos'a girdim. Burasını çoook seviyorum. Bir de annem olsaydı yanımda deyme keyfime. Çünkü annem yığınları karıştırma ve onların içinden muhteşem kıyafetler bulma konusunda master yapmış biri. Neler buluyor neler, inanılmaz ! Orasınında tüm dükkanlarına girip gözüme kestirdiğim yığınları karıştırdıktan sonra Paşabahçe'ye. 3. kat bir harika. Ama inanılmaz fiyatlar. Resmen servet teşkil ediyorlar. Üçlü ya da dörtlü bir takım almaya kalksan birkaç milyarla çıkarsın, tabii eski parayla. Neyse gözümü doyurduktan sonra sıra geldi karnımı doyurmaya. Bir sürü yeni dükkan açılmış. Kimi giyim kimi de restorant. Yeni açılan bir fast food tarzı yere girdim. Çoktandır kumpir yememiştim. Tam yarım saat bekledim ama beklediğime değdi doğrusu. Üniversitede ne çok yerdik. Ve İzmir'de baked patato derlerdi kumpire. Ben bunu Hakan'a söylüyorum da bana verdiği cevap fisk değişmiyor. " Siz sosyetesiniz". Buradakiler zaten İzmir deyince Paris gibi algılıyorlar ya :)) Haa bir de bu tezini şöyle doğruluyor kendince . Ben kaloriferli evde doğmuşum soba nedir bilmiyormuşum. Sosyeteyim anasını sevdiğimin sosyeteeeee :))) Ben de her sömestrede gittiğimiz anneannemlerin evinin sobalı olduğunu söyleyip duruyorum ama nafile. Olsun o beni öyle bilsin :)) Paşabahçe sonrası girdiğim hediyelik eşya dükkanından sonra saate baktığımda akşam üstünü geçiyordu. Bir de Kemal Amca'ya uğramak lazım. Gittim bir baktım ki kapıyı açan Perihan. Canım benim yaa. Perihan Kamile Teyze ile Kemal Amca'nın manevi kızları. Ben apartmana ilk taşındığımda Perihan ile kocası Mustafa yan dairede oturuyorlardı. Beni hiç ama hiç yalnız bırakmazlardı. Bir akşam ben bir akşam onlar bendeydi. Öyle ki ışıksız asla uyuyamayan ben onların yan dairede olmalarının güveniyle hiç ışık yakmadan rahatça uyuyabilirdim. Her pazar Peri'lerde ( biz ona Peri derdik ) akşam üzeri sofra açılarak kocaman bir hale getirilir; başta sigara böreğiolmak üzere çay keyfini tamamlayacak bilumum muhteşem şeyler hazırlanırdı. Sanki yılbaşı sofrası gibi. Sonra bir araya gelinir ( zaten kimsenin kapısı kapalı olmadığı ve anahtar kapının üzerinde olduğundan çay vaktinin geldiği rahatça anlaşılırdı ) bol kahkaha eşliğinde enfes anlardan birini daha yaşamaya koyulurduk. Perihan ile Mustafa gün geldi , Mustafa'nın işinin karşı tarafta olması sebebiyle taşındılar. İşte tüm büyü burada bozuldu. Melis apartmanı bir daha hiç bunları yaşayamadı. Bu yaşanılanlar birer anı olarak zihinlerdeki yerini aldı. Apartmanda, Kamile Teyze- Kemal Amca ve benim inatla yaşatmaya çalıştığımız 19 .00 kahvesi dışında tat-tuz kalmadı. Perihan'ı gördüğümde o günleri yadeder ve gittikleri günü lanetle anarken gözlerimiz yaşardı. Taşındıkları gün İstanbul'da kar yağıyordu. Sanki içimi hissetmişte benim üzüntümü beraber paylaşmak ister gibi. Bakamadım giderlerken, kalamadım. Periha'na sıkı sıkı sarıldıktan sonra kendimi ofise attım. Akşam eve dönüşüm ise hala zihnimde karanlık, hiç hatırlamıyorum ne yaptığımı nasıl olduğunu. Özlemişim Peri'yi , hem de çok. İkinci bir kahveyi de beraber içtik gözyaşlarımızı silerek. Kemal Amca ise yukarıdaki apartmanın diğer yaşlılarından ve aynı zamanda da dünürü olan Safiye Teyze'ye çıkmış. Giderken aradık ben geldim ve gidiyorum diye. Koşa koşa indi. Ayak üstü yapılan sohbetten sonra sarılıp el salladık birbirimize. Peri'nin ağlamamak için çenesinin titrediğini hissettim. Babamdan dolayı hiç yabancı olmadığım uğurlamayı Kemal Amca ile de yaşadım. Balkona çıkıp arkamdan gidene kadar bakıp el salladı. Eve geldiğimde harika bir gün geçirmenin huzuruyla hamur gibiydim. Gece Beyoğlu ve Melis Apartmanı anılarını düşünerek uykuya daldım; huzurla..

BEYOĞLU

Geçen sabah telefonum çaldı. Uzun zamandan beri görüşemediğim gibi hayatın yoğunluğundan olsa gerek yine uzunca bir süreden beri telefonda dahi konuşamadığım canım arkadaşım, eski ortağım Sinan . Benden kısa bir süre sonra evlenip o da benim gibi çocuklu kervanına katıldı. Sinan'ın sesini duymuş olmam beraberinde ablası ve benim can dostum Yeşim'i aklıma getirdi. Aradım hemen ; telefonun tellerinde özlem gidermeye çalıştık. Eskilere, öyle aman aman çok olmasa da zihnimde epey geride kalmış ama asla unutulmamış ve unutulmayacak yıllara gittim. İstanbul'a ilk geldiğim yıllardı. Burada tanıdığım ilk kişilerden biriydi Yeşim. Yabancı bir şehirde bana önce rehber, sonra sırasıyla arkadaş ve dost oldu. Sonra aile bireyleriyle de teker teker dostluk kurduk. Kardeşi Sinan ile tam 5 yıl aynı ofisi paylaştık. Parasızlığı, çaresizliği, umudu, direnişi, mutsuzluğu, sevinci, hüznü ve yeni başlangıçları. Neler yaşanmadı ki o ofiste. Hatta iki ofiste. Birinde sadece 1 sene kalmıştık, hırsız girmeseydi belki daha da fazla. İkisi de Beyoğlu'nda. Özeldir Beyoğlu benim için. Beyoğlu İstanbul'dur. Neler gelmedi ki hatıra,; Sinanların Ülker sokaktaki evden komşuları travesti ablalara kadar. Ne renkliydi. Ne neşeydi günler. Belki de benim için tek renk tek neşeydiler o yıllarda . İlk aklıma gelenler Sinan'ın Keto ve Atatürk'ün 10. yıl nutku taklitleri. Nasıl gülerdik coşkuyla. Ofiste kafam mı karıştı, canım mı sıkıldı bir volta; İstiklal' de uçup giderdi toz kırıntı. Sonra ofiste kahve molaları ve fal turları. San Antuan'ı aydınlatan ışıklar yağan karların savruluşunu öyle güzel yanıstırdı ki saatlerce koltuğumdan kalkmadan seyrettiğimi hatırlıyorum. Ev ile ofis arası yürüyerek tam 5 dk. sürerdi. Yolu uzatmak amaçlı önce çiğdemli ekmeğiyle meşhur Odun Fırın'a uğrar öyle dönerdim eve. Eğer saat 19 ise eve eşyalarımı bıraktığım gibi doğruca üst katımda oturan Kamile teyzeye. Çünkü Kamile Teyze ve biricik aşkı Kemal Amca her akşam hiç sektirmeksizin saat 19 da türk kahvesi içerler ve ben gelmeyince de bozuk atarlardı. Birlikte içilen kahvelerden sonra hooppa kapanır fincanlar. Kamile Teyze kendisine ve tabii bizlere de nefis fal bakardı. :)) Kemal Amca bazen bizden önce bitirir kahvesini ve bizden daha heyecanlı kapardı fincanını . Aç olsam bile kaçırmazdım bu seyansları. Akşam yemeğinden sonra köşe abajurumu yakar, günün dizisini izledikten sonraa tumba yatak. İlk yalnız kalışım, ilk adımlarım, ilk düşüşüm,ilk hayal kırıklıklarım ,ilk hezimetim ve tekrar merhaba deyişimin ana kucağıydı Beyoğlu. Benim için hayatı öğrenmeye başladığım ilk yerdi. Beyoğlu benim yalnızlığımdı. Ancak bu yalnızlık bana kalıcı dostluklar ve muhteşem hatıralar bıraktı. Şimdi bu içimi ısıtan anları teker teker yeniden hatırlıyorum . Yüzümdeki gülümseme ve içimi saran sıcacık duygularla o günlere selam olsun. Nurlar içinde yattığını düşündüğüm Kamile teyze, sağlık ve afiyette olması için duacı olduğum Kemal amcam ve diğer yazılarımda bahsedeceğim Perihan ve Mustafa . Sağolun , varolun.

DÖNÜŞ

Anıların tozlu, nem kokan diyarından sıcacık, güvenli ve aşk kokan tek limana dönüş yaptım. Bu liman benim . Benim yuvam, biricik kocam. Kocama beni tarif et deseler ne derdin dediğimde " ÇOK" demişti. - Nasıl yani ? Üzüntülerimi, sevinçlerimi, öfkemi, nefretimi, sevgimi kısacası benim olan tüm duyguları en yüksekte yaşadığımı yani "ÇOK" olduğumu söyledi. - İyi mi peki ? -Bence sorun yok, seni seviyorum. - Ben de seni ÇOK seviyorum.

ANILAR

Bunu şu yazıyı ele alana kadar hiç düşünmemiştim. Bizi geçmişe sürüklendiğimizde mutlu eden, gülümseten, bazen sevinçten ağlatan, kahkaha atığımız anlar toplamına " hatıra" diyoruz da , aklımıza geldiğinde içimizi ürperten, buz gibi hissettiren, karnımızda bıçaklar sokulup çıkıyormuş gibi olduran, üzen, kahreden, unutmak isteyip hatta bilinç altına attığımız ve unuttuğumuzu sanıp da hiç olmayan bir zamanda hortlayan anlar sinsilesine de " anılar" diyoruz. Ya da kimbilir belki de ben beynimde bu iki kelimeyi böyle bir tasnifle kullanmak istiyorum. Evet bir kaç gündür hortlayan anılarla başbaşayım. Başımdan atamadığım gibi rüyalarıma da musallat olan anılar. Hiç yaşanmamış saymak mümkün değil . Zamanla geçtiğini sandığım bıçak yaraları ile kanayan içimi, yüreğimi soğudu sanmak. Nafile. Ne kadar bilinç altına da sürülse zamanaşımına uğramıyor anılar. Ya bir melodi ya bir film karesi ya da her ne ise yakalıyor çırılçıplak ruhumu, yaralı ve biliyorum hiç bir zaman da tam olarak iyileşmeyecek yüreğimi. Yeni anladım bazı şeylerin zamanla kabuk tuttuğunu ama altındaki yaranın hiç bir surette kapanmayacağını. Kanıyormuş için için. İçi irin tutmuş. Lanetlemek ve sonsuzluğun içine sürüklemek kırılmış kanatları onarmıyormuş meğer. Bir bir kırıldı kanatlar , karşının en emin adımlarla, en istekli , kendini onaran vahşetiyle. Kırdı, kendine iyi geldi. Kırdı, içi yüceldi. Kırdı, nefesi açıldı. Ama hayatının içi boşaldı. Kırılmış kanatlarla dahi uçabilmek mümkün. Hem de en yükseğinden. Hem de en içteninden. İstemek, çok istemek, çok inanmak ve varolmak. Acıyarak da kanayarak da olsa herşeyin varlığını kabullenerek MERHABA , İşte HAYAT demek.

NİL'Lİ HAYAT

Zamira gittiğinden beri Nil ile sabah akşam bir aradayız. Zaten sadece 6 ay ayrı kalmıştık. Şimdi acısını çıkartıyoruz. Her şey de bir hayır aramak lazım. Mutluyum. Her zamankinden daha fazla yoruluyorum ama mutluyum ve huzurluyum. Sabaha doğru ( çok doğru bir davranış olmasa da ) Nil’i ya yanıma alıyorum ya da ben yanına gidiyorum çünkü mutlaka gece birkaç kez ve sabaha karşı uyanıyor. Bu aralar çok geç yatmaya başladığından ki bunu ayarlamak kesinlikle bize düşmüyor o ne isterse onun yapıyor, bayağı geç uyanıyoruz. 10,30 yada 11 gibi. Ama bu sabah abartıp 12 de kalktık J Sonra ben ortalığı toparlarken Nil ya oyuncaklarıyla oynuyor, ya mutfaktaki tava ve kaşıklarla ya da beni kucağına al diyerek tepiniyor etrafımda. Bir iki dk. kucak sefasından sonra tekrar oyuna. Bir iki saatlik öğle uykusundan sonra ki ben bu saat aralığında yemek yapıyor oluyorum, çok ender yanına uzanıyorum. Nil uyandıktan sonra öğle yemeği, meyvesi, muhalebisi derken hoop akşam oluyor. Günle nasıl geçiyor hiç anlamıyorum.
Geçen gün duruşmam vardı ve biz maaile Bakırköy’e k.valideye taşındık. Duruşma, müvekkillerle randevu görüşme derken zaten akşamı buluyorum. Galeryaya uzun zamandır gitmemiştim. Cep telefona gelen YKM ucuzluğunu duyunca kaçırılmayacak bir fırsat olduğuna kanaat getirip soluğu orada aldık. Koca Galerya bomboş arkadaş.Dükkanlar sinek avlıyor. Ekonomik kriz burada daha da fazla hissediliyor. Girdik YKM ye ama ucuzluğun saçma sapan birkaç markayı kapsadığını gördüğümüzde tüm iştahımız kesildi hemen. Yine de çok hoş lastikli ve janjanlı bir kemer aldım kendime. Nil de bol bol kudurdu. Show yaptı herkese. Tezgahtar kadının kucağına atladı tam 10 dk. hiç kıpırdamadan boynuna sarıldı. Bir ara kadının boynunda uyuduğunu sandım. Bir şirinlik ki sormayın. Eee cadı cadılığından vazgeçer mi? Oradan bir kalem buldu ve buluzların üzerine yazı yazacağım diye tutturdu. Zor aldım elinden. Nasıl bir çığlık ve kıyamet. Ortalık ayağa kalktı. Fonda çalan müzük eşiliğinde kucağıma alarak dans etmeye başladım sakinleşsin diye. Maskara olduk herkese. O şıpır şıpır akan gözyaşları nasıl bir anda duruyor görmelisiniz. Hemen gülmeye başlıyor, çok zilli bu kız. Benim çocukluğumu da geçti vallahi. Eller havada formatında bir güzel dans ettik YKM ortasında. Hiç bakmadım etrafa tabii. Ertesi gün de Fatih’teki bizim meşhur ayakkabıcımız ENES’ e yollandık. Yani leyleği havada gördük. Nil ayakkabıcıya girer girmez etraftaki ayakkabılara resmen saldırdı. Yığınla insan vardı. O kadar insan arasında kendine bir yer buldu. Hemen oturdu, popoyu yerleştirdi sonra eline geçen ayakkabıları bir bir ayağına soktu. bütün bunları o kadar seri bir hızla yapıyor ki sormayın. Zannedersiniz ki ayakkabı giyme ve çıkartma yarışması. Sonra hızını alamayarak bir ayakkabıyı yalamaya başladı derken ben devreye girip remen klasik bir anne tavrı ve edasıyla bağırım bağırım çığırdım. Bir an kendi sesimi duydum ama çok geçti. Yine hiç etrafıma bakmadım . Yine o kadar kalabalık arasında Nil böğürmeye ve çığrım çığrım bağırmaya başladı. Ne fonda müzik var, müzik olsa ne yazar dans edecek yer yok ki. O kadar ayakabı arasında ayakkabı mı seçeyim Nili mi takip edeyim..Neyse aldım sonunda bir ayakabı ve bir çizme. Acayip ucuz. Ayakkabı rugan ve önünde çok hoş bir çiçek 30 YTL, çizme ise topuklu ve yine bu senenin modası rugan. O da 50 YTL. Görseniz en az 200 YTL dersiniz. Seviyorum ENES’i. Yani iki ayakkabıya 80 YTL verip çıktık. Sonra meşhur köftecimize uğrayarak göbüşleri doldurup doğruuuu B.köye. Ertesi gün Avcılara dönüş yaptık. Bu gidiş gelişler bize iyi geliyor.
Nil’ e geçen hafta araba koltuğu aldık. Arabada daral gelen ve yerinde duramayan kızım bakalım bu koltukta oturacak mı? Hiç sanmıyorum ama bir mucize olması için de dua ediyorum. Bu hafta kısa kısa yerleri turlamayı düşünüyorum Nil’in kıyamet alamet bağırışları karşısında dönüşümüz yakın olsun diye.

İŞTE HUZUR!

Bu kadar stresten sonra birşeyler yaşanacağı belliydi. Stres top yani tepe yapmalıydı. Bir pazar Zamira yani kızımın dadısı izne çıkacağını söyleyerek evden ayrıldı. Saat 21 sularında eve geldi. Bir saat sonra konuşmak istediğini söyleyerek beni yanına çağırdı. İş görüşmesi yapmaya gitmiş; müstakbel patronlarıyla tanışmış . Bir ay süre vermiş insanlara. Gidiyorum dedi. Sormadı bile, şu kadar istiyorum zam yapın diye. Gidiyorum dedi. Bu kadar kolay geldi ona. İlk önce hiçbirşey hissetmedim. Çünkü bu ilk değildi. ilk yaptığında şok olmuştum. Çok üzülmüştüm. Müşavirliğini yapacağım firmaya girdiğim 1 ay olmuştu. Beni yarı yolda bırakmıştı, kırmıştı içimi gönlümü. İnsan birşeye ikinci defa üzülemiyormuş.Sonra vazgeçip kalmıştı yine. HAkan'a söyledim. Dedi ki sırtımda bıçak hissediyorum . Zaten beni fazlasıyla üzen ve yoran bu işten sıyrılmanın zamanı gelmişti ama koskoca iki firmanın avukatlığını bırakmak bir günde olamazdı bana göre. İş disiplinim bunun böyle olmayacağını söylüyordu her defasında bana. Kimseyi bir anda yüzüstü bırakamazdım. Ama Zamira beni ve Nil'i bıraktı bir anda. İşe gittiğimde genel md. ile görüşüp durumu anlattım. Bir ay süremiz var ddim. Adam kahroldu belki bir çıkar yol bulunur ümidiyle patrona durumu anlatmama yolunu seçti. Eve geldim Zamira'nın yüzü allak bullak. Dedim kesin bişeyler var bunda. DAha üzerimi değişmedim Nille hasret gideriyoruz geldi yanıma. Zühre Hanım patronla görüştünüz mü? Hayırdır Zamira ?Benim işim bir yeri bir anda brakıp gitmeye müsayit değil dedim. Aramışlar yeni patronları; yanlarındaki kadın gitmiş,istediğin zaman gel demişler. Buyrun burdan yakın; ikinci şok. Nankörlüğün, vefasızlığın, arsızlığın , şımarıklığın ( son iki saydığım bizim verdiğimiz değerden oluşan huylardır) son raddesi. BAri bir iki gün kal da Cansu gelecek dedim HAkannın arkadaşının kızı ona birşeyler anlatırsın evin ve Nilin düzeniyle ilgili dedim, dedim de HAkan konuşulanları duyup geldi veeee Zamira hemen yarım saat içinde eşyalrını topla abicim daha fala bekletme insanları dedi. Bu sefer şok olma sırası Zamira'da. Yarın gitsem olmaz mı ? Hayır hemen gideceksin, bir an evvel topla eşyalarını ve git ! AAAAAA seninki bir ağladı bir aağladı ağrına gitti haspamın. Bir de kapı önüne koydunuz beni dedi bize. Bizi göt gibi bırakan o değilmiş gibi. Sinir krizi geçirdi. Neyse giderken sular biraz olsun duruldu, helalleşildi ve GİTTİ. İki gün CAnsu ile idare edelim dedik ama Nil çok tepki verdi ve benim işten ayrılmam iki günde oldu. Şimdi ! Şimdi çok huzurluyum. Alıştığım düzenime geri döndüm. Biricik ofisim ve evim ve tabii ki balkızım. Hiç olmadığımız kadar huzurluyuz Nil ve ben. Ben artık sadece kızıma aitim. Hep koyun koyuna. İşim ? TAbiiki devam. Ama artık duruşma saatlerim ve randevularım Nil' in uyku saatlerine göre ayarlı. Koşa koşa gidiyor işlerimi halledip eve geliyorum. Mutluyum huzurluyum. Her şerde hayır aramak lazım der büyükler . Öyleymiş gerçekten. Şimdi Nil içerde uyuyor ve ben evde olmanı keydini çıkarıyorum. Bir de HAkan'nın bayram için annemleri buraya getirtmesi tam sürpriz oldu benim için. Çifte kavrulmuş lokum tadında bir bayram bizimkisi.

DEPRESYON

Geçen günki uçuş bana pek iyi gelmedi. Sabahın 6' nda sırtımda bir bomba ile uyandım. Nefes almamı engelleyen bu, ağrı kelimesinin hafif kaldığı tuhaf şey beni doğru hastanenin acil servisine uçurdu. Evet bu aralar uçuyorum ama pek hayra alamet olduğu söylenemez. İki günlük rapordan sonra bir günlük 30 Ağt. tatili de eklenince etti mi sana 4 günlük tatil. Vallahi çok iyi geldi. Ama ya pazartesi.. Ruhum evde , bedenimse istemeyerek yollarda. Ne oluyor bana yahu ! Hırs kumkuması işkadınına ne oldu, nerelere uçtu heyyyyyyyyyy ! Yılda bir defa düştüğüm ve kocişin engelleri sayesinde sadece 1 gün sürebilen depresyona tam olarak giremediğimden olsa gerek habire ucundan kıyısından bulaşmamın ceremesini vücudum çekiyor. Allah beterinden korusun 2008 iyi gelmedi. Önce ayağımın lifleri koptu, sonra parmağımda dolama çıktı, ayağım yandı, sırtım derken aaaaa giderek yukarı çıkıyor ayol ; sırada kafam var herhalde. Bi de onu kırayım tamamlansın koca yıl. Böyle işte. Bi girsem depresyona, bi yaşasam doya doya geçecek valla ama vakit yok vakit ! İmkan yok .

İMDAAATTT

Böyle güzel ve dolu dolu geçen bir tatilden sonraki iş haftası sizce nasıl olur ? Tabii ki KABUS ! Boğazımda bir el üç saniyede bir sıkıyor, tüm vücudum kaşınıyor ve içim uyuyor . Sabahtan beri belki onuncu çayımı içiyorum; nafile . Olmuyor işte olmuyor ! Ruhum burada olmak istemiyor. Balım evde kimbilir ne soytarılık peşindeyken ben burada olmuyor. Firar mı etsem ne ! Liseden beri ışınlanma konusunda düşünür taşınır ( tabii ki çözüm bulamaz ) ve umutlanırım. Kesin birgün bulacak biri şu ışınlanmayı. Okuldan çıktıktan sonra ya Konak' a doğru yürür oradan otobüse biner yada Güzelyalı'dan geçen otobüse biner o kokoca yokuşu tırmanmak zorunda kalırdım. Üniverditede de öyle. Nereden gidersem gideyim hep yürümek zorunda kalırdım. İşte bu sebepten de hayal gücüm devreye girerek ışınlanmanın yada uçmanın ne kadar güzel olacağını düşünürdüm. İlerleyen yıllarda ışınlanma konusu biraz atıl kaldı. Ama ben ne zaman birşeye üzülsem yada sevinsem hep uçmak gelir içimden. Haa bir de koşmak. Ama siz zaten onu biliyorsunuz: " Önce saatte 300 km. koşmak ve pike yaparak uçmak ! " :))) Şu anda mı ? Şu anda ışınlanmak isteği ağır basıyor. Işınlanıp balımın yanına uzanmak, bana sarılan minik ellerinin sıcaklığı ve gül kokan nefesini içime çekerek uyumak ! Uyuyup uyuyup şişmek. Sonra kalkıp patlayıncaya kadar yemek . Sonra manyaklar gibi gezmek, sonra yine eve dönmek. HAh buldum esas sorunu. Ne yaparsam yapayım dönüş ev olduğuna göre soruuunnnn çalışmaktan bıkmış olmak. Eee bu kadar saçmalamamın makul sebepleri var tabii. Yaş 35 yolun yarısı demiş Cahit. Ben oldum 35+1 . Normal tabiii. İnsan yarıyı geçince pek bir hoş oluyormuş. Fazlaca saçmaladığımın farkında olaraktaaaaaannnnnnnn bana müsade, uçacağım.

VUSLAT!

Hiç ümidim yoktu bu sene tatil için. Bir şansımı yoklayayım dedim ki şans yanı başımdaymış zaten. Hiç fazla vakit kaybetmeden yola çıktık balkızla cuma akşamı sat 21 uçağıyla. Balkız yaklaşık yarım saat ağladı uçakta. Bizimkilere kavuşma telaşı ve mutluluğuyla balımın ağlaması beni çok zorlamadı. Nitekim abim, Irmak ve babişimin bizi karşılaması sonrası arabada Nil bütün stresi atmış Irmakla oynamaya başlamıştı. 10 dk. bile arabaya dayanamayan kızım uçak macerası sonrası ohhh bu daha iyi diyecek olmalı ki hiç sorun çıkartmadı. Gümüldür’e varana kadar konuştu ve güldü . Yazlığa varana kadar yaklaşık 4 defa aradı annem nerde kaldınız diye. Eve vardığımızda Annis, Dilek ve Mert Ömer bizleri kapıda karşıladı. Bir sevinç, bir çığlık bir heyecan evet sonunda Gümüldür’deyiz , baba ocağında. O akşam misler gibi uyuduk balımla, koyun koyuna. Harika bir kahvaltıdan sonra balımı komple yağlayıp hoooop doğru sahile. Sahilde bir baktım teyzem, amcam , Yeşim’im, Duru ve Mustafa. Şok oldu teyzeciğim beni ve balkızı görünce. Yine bir çığlık, bağırış, sarılış, coşku görülmeye değerdi. Balkız ilk defa denize girdi. Önce biraz şaşırdı , sonra ağlamasız bağırmaya , bir taraftan da eliyle suya vurmaya başladı. Yani almayayım koy cebime ! Biraz sonra sarı papatya karnındaki Düdükcanla gelmiş; yine bir coşku ve bağırış. Bizim ailenin karşılama ve uğurlamaları hep böyle coşkuyla olur, bir tek havayi fişeklerimiz eksik kalır. Yumak olduk hep birlikte yine. Eski günlere geri döndük, çocukluk ve gençliğe. Tüm kadro bir arada ! Bu arada Nil herkesi bir güzel pataklarken Yeşim’e aşık oluverdi. Haa İlker’ e yaptığı kurları da unutmamak lazım. Saçlarını okşuyor, sarılıyor, yanından ayrılmıyordu. Teyzeme de aynı ilgi ve sevgiyle karşılık vermesi tam bir kan çekme olayının kanıtı oldu adeta. Anneannesi ile birlikte çıktığı attaaaaaa’ lar sayesinde ise biraz olsun denize girme imkanı bulabildim. Mert Ömer ile arası pek barışmadı Balkız’ın. Çünkü Mert Ömer’in iletişim kurma yolu çığlık atmadan geçtiği ve benim ki de karşılık olarak tokat ve tekme atma yolu seçtiği için kabus oluverdi. Gelecek sene bir arada oynama hayalleri yaptık Dilekle birlikte J)) Birbirlerinin en iyi arkadaşı olacaklar; ben kızımı ona emanet ederken erkek sinek bile yaklaşmasın halacım diyeceğim ona ; Dilek'te kızların Mert Ömer'den uzak durması konusunda telkinde bulunacak Balkız'a. Oooooo neler düşünüyoruz biz yahu :))))))) Ortam değişikliği Nil'i bana fazlasıyla bağlı olmaya itti. 9 gün kızımla balayı yaşadık. Her zamankinden daha fazla boynuma sarılması, öpmesi , anne demesi beni ihya etti. Tüm yorgunluğum geçti, ruhum dinlendi. Tek işimin kızımı büyütmek, ve tüm gün yanında olmak isteği ağır bastı yüreğimde. Annis ve babiş de çok mutluydu. Onların balkızla bana bakarken gözlerinin dolması var olan özlemimi , İzmirden uzak olmamın ve İstanbul’ a gidişimin sebeplerini tekrar düşündürttü. Çıkış yok; kader diye geçiştirmekten başka. Neden - sonuç ilişkisi ! Ayrılmaz ikili. Herşeyin bir sebebi olmalı değil mi ? Belki de benim minik pıtırcığımın , balkızımın doğuş sebebi, oluş nedeniydi beni buraya sürükleyen sebeplerin başlangıcı . Kader böyle bir şey olmalıydı. Neyse.... Nil Gümüldür'de özgürlüğe çabuk alıştı. Balkonda ve dışarıda anneannesiyle gezmeleri daha sonra elini tutturmadan yürüme keyfine dönüşüverdi. En büyük eğlencemiz ise Kibarım mağazasında turlamalardı şüphesiz. Annisim hemen her sabah gözleme yaptı. Börülce tuzlaması ve İstanbul' da bulamadığım, anne elinden çıkmış nefis şeyler yedirtti bize güler yüzü tatlı diliyle. Canım annem, bir tanem. Bir solukta geçti 9 gün. Vuslata erdim. Ama baba ocağı aşkı, vuslata ermekle geçer mi, biter mi ? Bitmez ! Yüreğimin bir parçasını bırakarak döndük balkızla . Ama bu defa hasretle bizi bekleyen canım kocişin kollarına ,sıcacık yuvama. Her zamankinden fazla sarıldım kocişin boynuna ; içimi acıtan gurbet yarasını sarması ve ona olan özlemin coşkusu karışık duygularla.

KAHVE

Daha yemeğe oturmadan pazarlık yapardı babaannem. Rumeli şivesiyle " Kahve yapasın bana ,, . Hep özeldi kahve bizim için. Sohbete başlamanın , rahatlamanın , paylaşımın ilk ön koşulu, diyaloğun kankasıydı. Sınavlara hazırlanırken gözkapaklarımın bekçisi , zorlanılan konuların tetikçisi , tat duygumun tahrikçisi . Hakan' la avukat-müvekkil olarak ilk buluşmamızda " kahve içer misiniz " sorusuna " eğer sizde içerseniz olur, kahve tek başına keyif vermez " demişim. Bak bak baaakk. İşte böyle birşey kahve benim için , üzerinde felsefe yapacak kadar derin . Bu aralar içmez oldum . Belki de sohbet edecek, dertlenecek, dedikodu edecek , gündemi çekiştirecek fırsat ve vasıta bulamadığım içindir . Ne Zamira ne de Hakan'ın kahveyle arası var. Bazen benim zorumla evet demek zorunda kalıyorlar. Annem ve Dilek'le bir araya geldiğimizde yemek sofrasından kalkmadan içilen kahveler üzerinden saatler geçerdi. Irmak " yine mi kahve, hep kahve hep kahve " diyerek muhabbetin arasına giremediğinden kahrolurdu yavrucak. " Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül muhabbet ister içmek bahane " demişler. ÖZLEDİM, ben çok özledim ; başta annem olmak üzere herkesi . Sabahlara kadar soluksuz muhabbetleri . Akşamdan kalma halimizi silen bol köpüklü türk kahvelerini...Türk kahvesi tadında , kokusunda , sıcaklığında baba evini ÇOK ÖZLEDİM.

SARI PAPATYA

Hayatımda gördüğüm en güzel bebekti. Sapsarı lüle lüle saçları, yemyeşil gözleri vardı. Ağlaması bile o kadar güzel di ki, gözleri daha da yeşil olur, içine sokasın gelirdi. Kıvırcık iç içe geçmiş saçlarını taratmasının tek koşulu bize gelmesi olurdu. Patates kızartması tutkuyla bağlı olduğu yegane yemekti. Altı yaş farkı olmasına rağmen onunla evcilik oynamak her zaman özeldi benim için. Şebnem partilerinin baş kahramanıydı . Güzel çocuk kavramı aklıma geldiğimde gözümde canlanan tek görüntüydü kendisi. Evin alışveriş komisiydi. Bisiklet tepesinde emrimize amade bekler, bir iki üç hiç sıkılmadan offf demeden bakkal yolunu tutardı. Uyumluydu , hoşgörülü ve sevecen. Geldiğimizde kapıyı açan o olmasa da mutlaka koşarak yetişirdi boynumuza. Sıcacık, sevgi dolu, yumuşak, olgun, müşfik, anlayış ve bilgeliği sayesinde en ufak dostumdu benim canım Yeliz' im. Geçen gün aradı ve bir müjde verdi bebiş geliyor diye . Yazarken bile tüylerim ürperiyor ; çok çooook sevindim. Sarı papatya anne olacak ! Gözümde ve içimde hala büyütemediğim evin en ufağı bıcırığın bir bıcırığı olacak. Yıllarca yanında paket gibi taşıdığı Ayşe bebeğin yeri gerçeği ile dolacak. " Dünyaaa dönüyoor sen ne dersen de, yıllarr geçiyooor fark etmesen de ,,

GÜMÜLDÜR

Çoook cücücük bir çocukken önce Suzan Teyzelerin yazlığı ile gitmeye başladığımız Gümüldür sonraları teyzemlerin yazlık yaptırmasıyla birlikte daha da özel bir hale dönüşmüştü. Önce çocukluk, sonra ilk gençlik yılları derken Gümüldür benim için çok özel anların, hatıraların ilk uğrak yeridir. Azgın dalgaların sesi, gün batımının rengi, yakamozların ahengi, akşamüstü çay ve kek saatleri, okey turnuvaları, çiğdem çıtlatmaları,bol yürüyüşler,tatlı dedikodular,misss kahvaltı sofraları, kahvaltı sofrasına gelen Hürriyeti kapma savaşı, çengel bulmacalar , ardından içilen kahveler, kapatılan fallar, bitmeyen sohbetler...Çok özeller. Kendi kızlarından beni hiç ayırmayan teyzemin evinde yaşadığım bunca güzellikler Gümüldür'ü benim için her zaman özel kıldı. Annemle babamın orada bir ev almaları ile tüm hayatım boyunca ettiğim dualar kabul oldu. Artık tüm yeğenler, torunlar yazın bir araya gelebilecek. Miniklerin önce çocukluk sonra da gençlik serüvenlerine bizimkiler gibi ağaç dalları arasında gizliden gizliye bakarak değil :)))) bizzat yanlarında tanık olacağız. Bizimkiler şu anda maaile orada. Hergün arıyorum . Sahile midyeci Memet abi geliyor mu, bugün hava rüzgarlı mı, deniz durgun mu, dalgalı mı? Akşam sahile indiler mi? Şimdi kahve vakti, fallar kapatıldı mı? Orda sohbet bol şimdi, tam ferhunde hanımlar kıvamında. Benim aklım ve ruhum ordaaa. Bu sene ben olmasam da biz hep orada !

TEKRAR MERHABA !

En son yazdığımdan beri epeyce zaman geçti. Bu ara da ne mi oldu ? Kısaca anlatayım; Nil 13 aylık oldu ve ben yep yeni bir işte tam 5 aydır çalışıyor durumdayım. Arada geçenler hep Nil'le ilgili. Nil'in yemek yiyip yememesi, uyuyup uyumaması, emeklemeye başlaması, aşıları, dr. kontrolleri, veeee yürümesi. Nil artık yürüyor! Yürüyor da bir türlü ayakkabı giymiyor. Geçen pazara kadar ayakkabı onun acayip sinirlerini bozuyordu. Kolay daral gelen annesi gibi Nil de hiç sıkıntıya gelemiyor, hemen daralları faaliyete geçiyor. K.valide, Zamira ve ben hemen iş başına geçip bir ayakkabıcıya gittik. Önce yumuşak yumuşak hareketlerle ayakkabıyı ayağına sokmaya çalıştık. Birini mırın kırın giydi.Derken 2. si. Bir kıyamet bir kıyamet. Tam yarım saat ağladı velet. BAkıp bakıp ağladı ayaklarına ve salladı bir oyana bir bu yana. Oradan bu sefer kendimiz için Polaris'e gittik. Senin ki kendine geldi , Zamira'nın kucağından indi veeee kendini kapı önüne attıııı. Nill dışarda özgürce , kendi istediği şekilde gezmenin keyfini keşfetti. Artık bilmiyorum tutabilene aşkolsun vallahi. Nil tam 2 günden beri ayakkabı giyiyor. Bu gün kendi kendine ayakkabılarını açıp kapamayı da öğrendi. Yani çabuk alıştı. Ve bu arada TAMAM demeyi de öğrendi. Ama "temam" olarak :))

PİKNİK YERİ YANGIN YERİ

Bugün ana haberlerin ilkiydi İzmir'deki yangın. Çocukluğumun piknik alanı, kar yağmayan İzmir'de ilk karla tanıştığım yerdi Sabuncubeli. Şimdi yanıyor. Ormandaki ağaçların,böceklerin,kuşların çığlıları kulağımda. Uğulduyor; neden diye bağırıyor. İnanmıyor yüreğim bu yangına sıcağın sebep olacağına. Aklıma gelen terör düşüncesi, zihnimi tırmalıyor, yüreğimi buruyor, yavaş yavaş akan çok ağır bir zehir gibi önce midemi bulandırıyor sonra beynimi uyuşturuyor. Hatıralarım çıtır çıtır yana ormanların arasında çığlık atıyor bir bir. Binlerce ölen insanların kanı yetmedi vampirlere. Sıra doğayı yok etmede. Allah cezalarını versin!

YENİ,YİNE, YENİDEN !

Kociş ile evlenerek geldiğim yerdi Bakırköy , 2 sene evvel. Hayatım değişmişti. Biri gelmiş, kalbime girmiş, evlenmeye karar vermiş ve çoooook sevdiğim Beyoğlu’ndan beni koparmıştı. Ancak İzmir’e benzerliği yüzünden Bakırköy’ü hemen sevmiştim. Yeni durumlara hemen adapte olma yeteneğim devreye girmiş ve beni bu yeni duruma hazırlamıştı. Sonra yine hayatım değişti; hamile kaldım. Nil geldi. Sonraaaaa hayatım tam-tamamıyla değişti. Nil’in gelmesiyle eve Zamire geldi. Bebişe ve bana yardımcı olmak için. Zamira’nın gelmesiyle evde dört kişi yaşamamız çok zorlaştı. Daha dğrusu hareket edemez olduk. Kocişle birlikteyken ev tam bize göreydi. Ama şimdi nefes alamıyoruz. Hayatım yine değişiyor, yer değiştiriyor. Cümleten Avcılar’a taşınıyoruz. Bu zamana kadar yol sebebiyle bana çok uzak bir düşünceydi. Ama şimdi daha taşınmadan bile nefes almaya başladım. Nil’in gün geçtikçe artan eşyaları, bizim her mevsim değişiminde Beyoğlu'na eşya götürüp getirmelerimiz, bir de Zamira'nın gelişi Avcılar'ı çok cazip kıldı. Ohhhh genişleyeceğiz. Hepimizin daha geniş odaları olacak. Evimizin çok yakınında deniz otobüsünün olması ve direkt Sirkeci'ye gidiyor olması da beni çok mutlu etti. Her sabah deniz havasını içime çekerek yollanacağım. Berrin ablalara her gidişimde “seviyorum ben buraları yaw” dediğim Avcılar'a taşınıyoruz. Umarım bu yeni yer değişimi bizim için hayırlı olur. Haaaa birde evimizin minicik bir bahçesi olacak. Bahçede çay içip sohbet edeceğiz. Hadi bakalım buyurun çaya! Çaylarrrrrrrrrrr ……

İZMİR İMBATI

Perşembe günü teyzem,Yeliz,Yeliz'in Can Can'ı,Yeşim ve tatlı Duru bizim Nil'i görmeye İstanbul'a geldiler. Birkaç gün öncesinden heyecanı tuttu bana. O kadar özledim ki hepsini. Hele hele Yeşim ve Duru'yu görmeyeli tam bir sene oldu.Burnumda tüttüklerini biliyordum ama insan görünce bir başka oluyor. İzmir'in imbatı gibi içimi açtılar. Bütün çocukluk ve genç kızlığımı birlikte geçirdiğim canım kuzenim Yeşim'le sohbetimiz ilaç gibi geldi. O kadar özlemişim ki. Ayrılmak çok zor geldi. Birkez daha hep beraber aynı şehirde olamamak koydu bana. Burada en büyük eksikliğin benden, canımdan birilerinin yokluğu fikri yerleşti yine. Harika bir gün geçirdik hep birlikte. İlk kez doğumdan beri Nil'den birkaç saatliğine ayrı kaldım. Önce Levent'e sonra da Ortaköy'e gittik. Hep aklımda kızım vardı; uyudu mu yoksa huysuzluk yapıyor mu diye. Ama benim kızım Beyoğlu'nu çok seviyor. Yine 7,5 saat uyudu ve beni rahatlattı. Dönüşümüzde ise yine uyudu. Eve gelip yatağa yattığımda birkez daha şükrettim herşey için. Kızım için, sevdiklerim için, yaşadığım güzel bir gün daha için...

BEEEENNNNNN GELDİİİİİİİİİMMMMM !

Eveeeeet işte geldim. Biraz erken oldu ama annem beni çok özlemişti . Hep yüzümü merak ediyordu, ben de onunkini. Ya babammm ! Canım kızım diyip duruyordu. Dur bi göreyim dedim 20 gün erken olsa da. Hazır etlenmiş, butlanmışken çıkayım dedim. Plan hazırdı; Dr. Engin'i telaşlandırmak !. Bi müddet işemedim. Habire amniyo denilen suyu içtim içtim. Mesanem patlayıncaya kadar bekledim. Eee suyum azalınca da bizimkileri bir telaş aldı veee hoooppp doğuma. Burası içeriden daha neşeli doğrusu ve de renkli. Telaşlı koşuşturmalar hep benim için. Bir ağlıyorum görün bizimkilerdeki paniği. Şimdilik herşey kontrol altında. Ben ? Büyümekle meşgulüm. Offffff çok karnım acıktı yine; bir çığlık atsam gelir mi ki annem ?

NİL GELİİİİİİİİİYOOOOOOOOOOORRRRR!

Son’ a bir kaldı. Evet 9 aylık serüven yarın bitiyor. Bebeğimizin yaklaşık üç aydır suyu azalmaya devam ediyor. Bugün kontrol için dr.a gittiğimizde suyunun sınıra dayanmış olduğu ve tehlike içermemesi adına bebeğin alınması gerektiğini öğrendik . Yarın saat 08.30 da hastanede olacağız. 10.30 da ameliyata gireceğim. Heyecanlı mıyım ? Hayır. Çok netim bu konuda. Hayır hiç heyecanlı değilim. Beni heyecanlandıracak şey herhalde bebeğimin yüzünü gördüğüm an olacak. Onun yüzünü gördüğümde gerçek olacak her şey , kucağıma aldığımda. Bütün arkadaşlarım aradı, hepsi iyi niyetlerini sundu. Sanki hastaneye gidilecek, hoş bir paket içerisinde Nil Bebiş kucağıma sunulacak. İçimden yine uçmak ve 300 km. hızla koşmak geliyor. Bi coşku bi coşku ! Kameraya yeni kaset aldık ve bebiş ile ilk konuşmayı yaptık . Bunları yazarken bebiş haerket halinde. Poposunu iktiriyor göğsüme yavrum. Bi çıksın ısıracağım o popişi. Evde bir telaş vaaaaaaaarrrrrrr. Nil geliyoooooooooorrrrrrrrr !

GAVURUM!

Üç milyon nüfüslu İzmir’de 2 milyon insanın cumhuriyet ve laiklik adına toplanması ne kadar gavur olduğumuzun bir başka kanıtı. Evet sizden değiliz Tayip Bey. Siz ve sizin gibi, molla düşünceli zihniyetten uzak olduğumuz için gavuruz size. Yani yabancıyız, uzağız çok uzak. Bir kez daha İzmir’li olmaktan müthiş gurur duydum. Hem karadan hem de denizden kuşattı, sardı İzmirli cumhuriyeti bir yumak gibi. En nadide değerimizi, mirasımızı. Hamileliğim sebebiyle ne Tandoğan ne Çağlayan ne de canım İzmir’im de bulunabildim. Bu üç mitingde de yalnız olmadığımı hissetmek beni daha da güçlü kıldı. Beni en çok sinirlendiren bu kadar kalabalıklara rağmen hala iki sol liderin bir araya gelmek için bu kadar zorlanmasıydı. Yazıklar olsun her ikisine de. Ne ihtiras yarabbi ! Eğer sandıktan önce birleşme olmazsa heba olacak bu çarpan yüreklere . Neye yarayacak bu çaba sandıklara yansımdıktan sonra . Bir nihayete ermeli en kısa zamanda. Kendi adıma gönül ferahlığı ile sandıklara koşmak Ve üzerimize çöken bu karanlığı ilelebet gömmek için hareket etmek istiyorum.

İLK İTTİFAK

Kızım tam 1 ay önce yapmış olduğumuz anlaşmaya uydu. Bu onunla ilk ittifakımız. Son olmayacak inanıyorum. Karnımdaki mutlu ve mesut yerinden çıkmak için acele etmezse, ben de ona çıktığında istediği tüm konforu sağlama hususunda söz verdim. Bugün dr.a gittiğimizde canım kızımın sözünü tutmaya çalıştığını ve bununla da kalmayıp bir hayli kilo aldığını gördüm. O kadar mutlu oldum ki! Kızımla ileride yapacağımız tüm ittifak konuları gözümün önüne geldi. Onunla çok iyi iki arkadaş olacağımızı ümit ediyorum. Bunu hiç unutmayacağım canım kızım. Seni her zaman ve her koşulda hep çok, ama çok seveceğim. Haziranın ilk haftasında birlikte olacağımız o ilk günü dört gözle bekliyorum canım yavrum.

CİNAYET!

Bu kaza değil, bir cinayet. Yıl 1999 , yer İzmir. Ben toy ,genç bir avukat olarak şu anda ismini veremeyeceğim ama hala herkesçe çok iyi bilinen bir otobüs şirketinin avukatlığını üstlenerek göreve başladım. Sabaha karşı 3-4 sularında özel şöför beni evden alıp Ege ve Akdeniz’in muhtelif illerindeki adliyelerinde sabah 9 duruşmalarına yetiştirmeye çalışırdı. O kadar çok duruşma vardı ki. Hepsi de ölümlü trafik kazaları. Her kazada ölen kişi sayısı 30’un altında değildi. Ölenlerin bir kısmı kendi yurtdaşımız diğerleri belki de hayatlarında ilk defa ülkemizi görmek için gelen turistlerdi. Ömrümde ilk defa, trafik kazalarının bu kadar can alabildiğine şahit olmuştum. İçim acırdı her duruşmaya girdiğimde. Bu tür kazaların ister şöför uyuması ister başka bir sebepten ileri gelmiş olsun her zaman bana hissettirdiği bir CİNAYET duygusudur. Çünkü bu türden bir suçun yasalardaki müeyyideleri hiçbir insanın içini ferahlatacak , adalet duygusunu tatmin edecek nitelikte değil. Kaç günden beri Aksaray’daki malum kaza gündemde. Yiten insancıklar, binicik yavrular. Yas tutmalar, bayraklara sarılan tabutlar. Evet şehit veriyoruz milletçe , yollara . Peki bunun için yapılabilecekler neler ? Hiç düşünüyor muyuz ? Yoksa küllenen her acının ardından yine bellek travması mı yaşayacağız. Her köşe başında açılan ve denetimi olmayan para ile ehliyet dağıtan kurslara ilişkin yapılabilecek bir şey yok mu? Eğitim, eğitim diye bağırıyoruz. " Bana –bize bir şey olmaz " mantığı ağır basmasa bu millete , o kadın çocuğunu kucağına alıp çıkar mıydı Aksaray yollarına; daha az para ödemek uğruna. Can pazarında azraille pazarlığa girer miydi kaybedeceğini bile bile. Nafile.. Bu bir kaza değil, toplu cinayet. Failleri bizler, hepimiz. Yitip gidenler ise yine bizleriz. Kendi kendimizi yok ediyoruz. Başımız sağolsun….

HAYATIM DEĞİŞİYOR

Artık haftanın büyük çoğunluğunu evde geçirmeye başladım; doktorumun talimatıyla. Dün evde olmaktan çok büyük keyif aldım. Canım ağabeyimle bol bol yazıştım ve müzik dinledim. Uzun zamandan beri müzik dinlemiyordum. Gün içinde ofisteki yoğunluk akşama ise ev uğraşısı. Dün ilk defa kafamın boşaldığını hissettim. Bunun Nil içinde iyi olacağını hissediyorum. Çünkü ben dinlenmiş olduğumda içimde verdiği tepkiler daha fazla oluyor. Ve bu benim içimi ferahlatıyor. Çünkü bizim Nil benim gibi pek çişli çıkmadı. Kerata suyunu içiyor ama idrarını yapmadığı için de suyu azalıyor. Doktorumuz kilosunun ve hareketinin fazla olması sebebiyle içimizi ferah tutmamızı söyledi ama bu sebepten dolayı Nil aramıza erken katılabilir. İşte bu sebeple artık ben evdeyim. Hafatnın bir günü ofisime gidebileceğim. Biz de sevgili kocişle birlikte ofisi eve taşıdık. Yani ofis bilgisayarını eve getirdik. Ev telefonu ile birlikte internet de bağlattık. Bunun en büyük , aslında tek sebebi tam dokuz aydır göremediğim ve belki de bir altı ay daha göremeyeceğim ağabeyimleri görebilmemiz içindi. Geçen akşam kamera yardımıyla birbirimizi gördük. O kadar mutlu oldum ki ! Çok mutlu olduğum zamanlardaki gibi yine uçarak pike yapasım, saate 300 km. koşasım geldi . 300 km.olmasa da , (hamile olmadan önce ) İstiklal de bunu sık sık yapardım. O kadar kalabalığın içinde deli gibi koşardım. Koştukça daha da koşasım gelirdi ve acayip açılırdım. Öyle yapmasam tıkanacağımı hissederdim içimdeki coşkuyla. Tam olmasa da zaman zaman kendimi deliliğin kıyılarında hissettiğim doğrudur. Belki buna yoğun coşku da denilebilir. Bilemiyorum… Ama bu aralar coşamıyorum. Daha doğrusu coşkumu ifade edecek davranışlar içerisinde bulunamıyorum. Nil sağ olsun…

Hayatımla birlikte etrafımdakilerinde hayatı değişmeye başladı. Dönmek üzere gelen annemle babam Nil’in erken gelme ihtimaline karşılık kalmak zorunda kaldılar. Annemin bir haftalık gidiş-dönüşünü saymazsak. Onlar içinde zor olacak İzmir-İstanbul arası. Çünkü ağabeyimlerinde bir yavrusu olacak. Dolayısıyla annemlerinde torunu. Eve çok kısa aralıklarla iki torun birden gelecek. Ama biri İzmir biri İstanbul’a.

Dediğim gibi hayatım değişiyor. Şimdilik her şey yolunda. Ben içimde hızla büyüyen ve tepişen kızıma kavuşacağım günü bekliyorum sabırla. Onunla geçen gün bir anlaşma yaptım hemen gelmemesi hususunda. Bakalım anlaşmaya uyacak mı küçük zilli. Bekleyip göreceğiz..
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...