80'li ve 90'lı yıllar operaya tutkuyla bağlı olduğum yıllardı. Zeynep Oral'ın kaleme alıp Leyla Gencer 'in hayat hikayesi " Tutkunun Romanı" , başucu kitabımdı . Her satırını ezbere biliyor olsam da ayırmazdım başımdan. Erkek tenor favorim ise Pavorotti' ydi. Ta ki 1994 yılında almış olduğum bir albüme kadar. " De Mi Alma Latina " !İşte bu albümden sonra favorim İspanyol tenor Placido Domingo oldu. Bir popstar ya da genel deyimle bir artist karşısında saçını başını yolan ,iç çamaşırlarını atan kızları hiç anlayamamış ,fanatizm ve radikalizm'e de her daim karşı olan bu fani , söz konusu albümü her dinlediğinde Domingo ile hiç bilmediği Buenos Aires sokaklarında dolaşmak , gözlerimin içine bakılarak Sin ti' yi dinlemek , Adios ile sahile vurmak; daha da ileri gidip Madam Butterfly olup Pinkerton'un ihaneti karşısında gözyaşı döküp yalvarmak ister . Başrollerde hep ben ve Domingo...
Sanırım bu hayaller yeni yetme genç kızlarınkinden biraz farklı ama beni çok mutlu eden masum hayaller. 1994 den beri hiç azalmayan sevgi ile dinliyorum Domingo'yu.
Opera hayallerim ise yıllarca devam eden şan dersleri ve birkaç arya söyleyebiliyor olmanın ötesine geçemedi. Hem de tüm çaba ve göze aldığım tüm tehlikelere rağmen. O sahnede olma hayalleri şimdi gerçek hayatın eğlencesi, avukat hanımın kafasını dağıtmanın yollarından biri olarak düş dünyasındaki rafta, her an çıkmaya hazır sıra bekliyor.
Sizlere Gracias A La Vida ile veda eder notaların her daim eşlikçi olduğu, hayallerin hayatı esir almayıp tatlı bir esinti yarattığı yaşam dilerim.