9 Ocak 2010 Cumartesi

GÜNEŞ IŞIĞI ÖDÜLÜ






Sevgili Asuman , severek izlediği arkadaşlarına ve onlardan biri olan bana bu ödülü layık görmüş. O kadar mutlu oldum ki ! Ben de başta Asuman ve Güven olmak üzere bana yorumlarıyla gün ışığı olup içimi aydınlatan ferahlatan tüm blog arkadaşlarıma bu ödülü gönderiyorum.Hepsine kucak dolusu sevgilerle.




7 Ocak 2010 Perşembe

GURBET


Annem İzmir'den geldi geleli evde bir sürü değişiklik oldu.Dokunduğu her yeri cennet haline sokan bu kadın tam bir atom karınca. Bazen de arı maya diyorum ben ona. (Yukarıdaki fotoğraf için kocaman bir maşallah istiyorum ona göre ! ) Hiç dinlenmek nedir bilmeden hareket halinde olan bu kadın önce evin tüm perdelerini yıkadı sonra Balkız'ın yemekli elleriyle berbat ettiği mutfak koltuklarına kılıf dikti. Takım takrevatları düzenleyip kutuladı. Tüm dolapları düzenledi.Üstüne bir de tüm evi temizleyip Beyoğlu'ndaki eve 2 günlüğüne geçiş yaptı. Şimdi bir de orayı paklayıp, İstiklal' in girilebilecek tüm pasajlardaki yığınları talan edip bulduğu en ucuz ve en şahane kıyafetleri alıp defile yapmaya gelecek yine .

Annem ,canım annem benim ! Burada olması , aynı havayı solumamız yeterli benim için. Keşke aynı şehirde yaşasak; ama değil. Kısıtlı zamanı en iyi şekilde değerlendirmeye çalışıyoruz. Daha sabah çayı bitmeden üstüne yapılan kahveler, kahve hazmedilmeden içilen 3'ü bir yerde, üstüne bir de akşam çayı derken gece 4 biz de hala ayakta;kafein komasında :)) Şimdi Beyoğlu yolundalar ama benim şimdiden burnumda tütüyorlar. İzmir'e uğurlarken ne olacağım bilmiyorum.

İlk başta vedalar benim için gayet normalken şu birkaç senedir ağlamaktan canım çıkıyor. Annem her defasında arkamdan telefon açıp yolunda gitmeyen birşeylerin olup olmadığını soruyor; yolunda tabii ama senden uzakta herşey.Keşke keşke.... ile başlayanları söyleyemiyorum sana, senin bana yıllar önce ağlayarak söylediklerini. Şimdi dize geldim diyemiyorum sana annem. Senin lafına geldim;olmuyor sensiz, sizsiz; diyemiyorum. DAha fazla üzülmeni istemiyorum. Seni çok ama çok seviyorum, çok ama çok özlüyorum; diyemiyorum. Sıkıştırılmış zamanda yaşadıklarımızı yaya yaya yaşıyalım istiyorum ama geç, çok geç. Bugün dolapları düzeltirken bu ne dağınıklık diye payladın beni. Göz ucuyla bakıp güldüm sana. Kırıldım sandın; kırılmıyorsun değil mi bana dedin. Keşke hep burada olsan da paylasan beni, dedim; gözucumda yaşla. İkimizde de buruk bir gülümseme.

Gurbet , içine sığdırdığım memleket, annem, babam, abim, halam, anneannem ve diğerleriyle koca bir yük bende, yüreğimde . Başlarda özgürlük duygusunun verdiği yalancı mutluluk bana çığ gibi hergün büyüyerek artan özlem duygusuyla üstüme koşuyor. Çoğu zaman bununla başeden yüreğim, her gelip gitmeler sonrasında başaşağı çakılıp kalıyor. Bugün de o günlerden biri.

" Gurbet içimde bir ok
Herşey bana yabancı
Hayat öyle bir han ki
Acı içimde hancı
................ " ( Söz: Şennur Sezer
Müzik: Teoman Alpay )


2 Ocak 2010 Cumartesi

2010' A AZ KALA OLANLAR

Yılbaşından iki gün önce eşim tutturdu aşure yapalım diye.Yapalım dediğine bakmayın, yapacak olan benim tabii ki. Ama ben hiç aşure yapmadım deyince alt dudağı olduğu gibi düştü; kıyamadım ben de. Hemen interneti açtım buldum bir tarif. Öyle gramlarla olan tarifleri hiç anlamam ben; bardak usulü bir tarif gözkırptı birden. Bir gün öncesinden kabartmaya yatırdım buğday,nohut ve fasulyeyi. Tarif o kadar kolay ve kısa ki. Dedim ki içimden " bugün aşure yaptım öldüm bittim derler, bu kadar kolay birşey için mi canım ! ". Yaaaa büyük laf söylemek değil bana büyük lafları düşünmek dahi yaramıyor. Başta herşey yolunda giderken şekeri katınca biraz sulu oldu korkusuyla ben pirinçleri kabartmadan kat içine, olsun o pirinçler kıtır kıtır. Siz deyin 7 ben diyeyim 10 saat kaynadı o aşure. Bittim, öldüm öldüm dirildim ! Midem bulandı şeker kokusundan. Bir tabak bile yiyemedim aşureden. Bana bu eziyeti yaşatan eşim beğendi beğenmesine tabii ama bu şartlarda beğenmeme gibi bir alternatifi de yoktu doğrusu.

yılbaşı derseniz ; geçen sene şeytanın ayağını kırmakla birlikte artık biz de yılbaşı kutlar olduk. İzmir'den gelen ailem ve kayınvalidemin katılımıyla yenilen hoş bir yemek sonrası birbirinden berbat programları zap yapa yapa saat 12 yi ettik. Birbirimize sarılıp kutlama ve güzel temennilerden sonra dışarıda bol miktarda havayi fişek gösterisi yapıldı. Bu görsel şölenin tadını bilmekten uzak balkızın ağlamakla karışık tepinmesiyle uykusunun geldiği anlaşıldı ve yataklara yatıldı. Odadan çıktığımda saat 1 e geliyordu ve herkes yatmıştı. Bir yıl da böylelikle sona erdi. Geçen yılbaşı daha dün gibi. Belli bir yaştan sonra yıllar gözkırpma hızıyla geçip gidiyor. Daha iyi ve umutlu, huzurlu, sağlıklı ,bereketli bir yıl temennisi ile uykuya daldım.

27 Aralık 2009 Pazar

MUTLUYDUK, ÇOK MUTLU !



Teknolojinin vardığı sonucu değil de teknolojinin bizzat kendisine, en iyisine ,dolayısıyla en pahalısına sahip olmaya çalışan gençliği ve onları mutlu etme pahasına kendilerini zora sokan ebeveynleri gördükçe üzülüyorum. Yaşattıkları mutluluk o kadar kısa süreli ve yalan ki.

Kalıcı mutluluklar başkaydı benim çocukluğumda. Sabah kahvaltıdan sonra çıkardık sokağa. İkindiye kadar apartmanda oynanan evcilikten sonra akşam üzeri arka bahçeye koşardık. Gayemiz sadece oyun oynamaktı. İstop, yakan top, dokuz taş, yakalamaç, kulaktan kulağa, sessiz sinema ve daha niceleri. Bu oyunlar bile yetmezdi. Kendi bulduğum cadı yakalamacası oyununa bayılırdı bizimkiler. Ben cadı olur diğerlerini teker teker yakalar ; yakaladıklarıma ise ceza olarak hayvan taklidi yaptırırdım. Saçma belki ama komik ve çok eğlenceliydi. Hepimizin ayağında tokya terlikler vardı. Çoğu da beyazdı. Bazılarının üzerinde plastikten renkli çiçekleri olurdu. Ama tokya'ydı işte ! Bazen "terlikler foraaa! " yapıp koşardık beton yollarda.

Konfeksiyon ürünleri de çok yoktu o zamanlar. Belki vardı ama alan azdı çünkü pahalıydı. Annem her ay aldığı Burda'lardan beğendiklerimizi Kemeraltı'na inip aldığı kumaşlardan diker koyardı başucumuza. Bayılırdım dikiş gecelerine. Karşı komşumuz ciciannemin kızı Semra Abla'm ile annemin , dikişle birlikte bol kaynatmalı sohbetlerini bir köşeye sinerek ses çıkarmadan dinler ; Burda'ların sarışın mankenlerini annem esmerlerini de Semra Abla'm yapar kendimce oyun oynardım. Mutluyduk hem de çok mutlu.

Ne eşofmanlarımızın ne de ayakkabılarımızın markaları vardı. İkisi de bir amaca hizmet etmek için üretilmişlerdi bizim için o kadar. Kızlar kırmızı, erkekler lacivert giyerdi; yanlarında beyaz şeritleriyle. Ayaklarda da o zamanın tiger ayakkabısı. Lacivert, yanları da sarı şeritli. Ne Adidas,ne Nike ne de başkası. Çok sonraları Puma çıkmıştı; ilk bildiğimiz. Ama sahip olamadığımız için üzülmedik biz hiç. Mutluyduk, çok mutlu.

Çizgi filimlerimiz Heidi, Şeker Kız Candy ; dizilerimiz Küçük Ev , Walton Ailesi,San Francisco Sokakları, Beyaz Gölge, Bonanza; gençlik dizimiz Fame ilk aklıma gelenler. Her evde bir radyo ; Fm3 İzzet Öz 'ün "Teleskop" programı beklenir, eller kayıt çihazında hazır. Başladı mı , kayıt! En flas,popüler parçalar bu programda yer alırdı. Abim gözü gibi bakardı kasetlerine.Belki 500 tane olan o zamandan kalan kasetleri hala atmadım,atamam. Anılar yüklü hepsinde.
Akşamları TRT de (zaten başka kanal yoktu) verilecek filmler için ciciannemlerle biraraya gelinir, hiç ses çıkarmadan izlenir,arada çaylar hüpletilir; bitince de mutlaka kritiği yapılırdı. Hiç boş akşamımız yoktu.Bir akşam biz onlarda, bir akşam onlar bizde. Biraz geç kalınsın duvar vurulurdu hadi diye. Bizler mutluyduk çok mutlu.

Mutluluğu insanda , arkadaşta, dostta, oyunda, müzikte, sohbette, kitapta bulan nesildik. İsteklerimiz, ihtiraslarımız , "Neden alınmadı ?" kaprislerimiz yoktu. Bu sebeple anneler ve babalar çocuklarına alamayacakları ve alamadıkları şeyler için üzülmezlerdi. Diye düşünürken aklıma geldi. Acaba zaman içerisinde ebeveynlerin davranış şekli değişmiş olabilir mi ? Anne ve babaların sahip olamadıkları tüm şeyleri çocukları için var etmeleri , istedikleri herşeyi onları hiç zorlamadan yorulmadan önlerine koymaları sonucu tatminsiz ve mutsuz çocuklar yetişiyor olabilir mi? Ebeveynlerin çocukları üzerindeki emel ve arzularının onları bizlerden ne kadar uzağa götürmüş olduğunu görmeden hayıflanmak sadece onları suçlamak doğru mu? Ne dersiniz ?

24 Aralık 2009 Perşembe

SANSÜR


Bu akşam kanalın birinde Yönetmen Semih Kaplanoğlu'nun çok isteyip de gidemediğim filmi "Yumurta" gösteriliyordu. Aman ne sevindim ! Film Yusuf'un hikayesi. Yusuf'un annesi ölür ve Yusuf cenazeyi kaldırmak üzere memleketine döner. Ee adam üzgün haliyle. Elinde de sigara mütemadiyen. Diğer kanallarda görmeye alışkın olduğum sigara üzerine düşen füluğ karartmayı beklerken bu sefer sigara üzerini örten bir çiçek. Önce anlayamadım. Ama Yusuf sürekli sigara içtiği için ekranın ortasında gezinen bir çiçek. Hem de rengarenk. Bir bakıyorsunuz sarı bir papatya, bir bakıyorsunuz kırmızı bir gül. Benim Balkız'ın gözleri önce kısıldı sonra da alabildiğine açıldı. " Anne baksana titekten duman tıkıyoo " . Başladı takibe. Yusuf sigara içip elini kolunu oynattıkça ekran çiçek bahçesine dönüyor, Balkız da alkış tutuyor.

Benim çocukluğumda RTÜK diye bir kurum yoktu ama TRT de o zamanlar RTÜK'ün yaptıklarından azını yapmazdı. İki sevgili deniz kenarında oturmuş romantizm yaşar ve öpüşmek üzere birbirlerine yaklaşırken ne olduğunu anlamadan bir bakarsınız ki hınca hınç insan ve araba dolu bir caddede yürüyorlar. Hoppaaa ! Ne zaman geldiler buraya derken öyle bir kesmişler ki , konunun bir kısmı da kırpılmış arada. Diyaloglardan kırpılan kısmın ne olduğunu çıkarmaya çalışırsınız; ama nafile... Ne günlerdi !

Aradan herhalde bir yirmi yıl geçmiştir . Peki şimdi? Şimdi sigaralar çiçek açıyor, BAlkız zıplıyor.

Zamanında sansür gören filimler şimdi şimdi gösterime giriyor; izliyoruz ama anlam veremiyoruz ne o dönemin ne de bu dönemin sansür zihniyetine. Bir dönem sanatçılar yasaklandı sakıncalı diye sonra efsaneler yaratıldı adlarından özür niyetine.

Gerçi bizim ülke önce öldürüp öldürüp sonra havalimanlarına, sergi ve konser salonlarına adlarını vermekle , anıt mezar yapmakla ün salmış olduğundan aradan bir 20 yıl daha geçtikten sonra sansürün ekranda hangi görüntü ile karşımıza çıkacağını kestirmek zor gerçekten.

ÖDÜL


Ödülüm yaşamaksa eğer


Bir şartım var sana.


Buram buram hava kokuyorsa


İyot içine doluyorsa


Ver bana.


Yoksa bilmeyeyim


Neyse ne !

Zühre Ç.K.

19 Aralık 2009 Cumartesi

ACI ' MAK




Umuda giden yolda yürektin

El verdim..., kaçmadın.

Söz verdin... ,tutmadın.



Umuda giden yolda güneştin

Yol verdim ..., gitmedin.

Söz verdim... , kalmadın.



Umuda giden yolda cellattın

Öl dedin..., ölmedim.

Git dedin , sönmedim.















Zühre Ç.K.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...