14 Mart 2010 Pazar

ÖFFFF !


Çok sıkıcı bir pazar günü geçiriyorum.Sabahtan beri kendimi dışarı atma çabası çöreklenip kalma durumuna dönüştü ve gün bitmek üzere. Sabahtan beri yaptıklarıma gelince kahvaltı, BAlkız'a çorba, BAlkız'ı uyutma, uyku arasında gürültü yapmadan yapılan mücver, BAlkız'ın uyanarak yanına uzanıp tekrar uyumasına yardımcı olma, yemek yeme, kocişin yaptığı böreği mideye indirme, çay demleme- yanında yine börek yeme, yeme-içme-yeme-içme , arkadaş bloglarına yorum yazma ve defalarca gönderilme hatası vermesi ve öfffff' leme.

Bazen yapacak çok şey varken ya hiç birşey yapmak istemeyiz ya da yapacak hiçbirşey bulamayız. Ben de her iki hal mevcut şu anda. Öffff ne kadar sıkıcı bir yazı oldu bu! Hemen bitiriyorum...

13 Mart 2010 Cumartesi

GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ


Bundan 5 sene kadar önceydi. Beyoğlu'nun en eski,en güzel apartmanlarından birinin avukatlığını üstlenmiştim. Yapısının güzelliği sebebiyle dizi, reklam ve sinema çekimleri bol olan bir apartmandı . Sakinlerinden biri olan emekli konsolos apartman içindeki trafikten yakınarak reklam ve benzeri film çekimlerinin yasaklanması talebiyle bir dava açmıştı. Duruşma günü gelip çattığında salonun önünde sıramı bekliyordum. Duruşma listesine orada olduğumu bildirir notu yazarken davacı avukatı olduğunu orada öğrendiğim 65 yaşlarında -o yaşlardaki her meslektaşıma üstat derim- üstat yanıma yaklaştı. Türk filmlerinden çıkma jön edası ve ses tonuyla davalı avukatı olduğumun teyidini aldıktan sonra, ezici ve küçük görücü ifadesiyle davaya süresinde cevap vermediğimden savunmamın gözönünde bulundurulamayacağını söyledi. Ve biraz ilerde duran genç bayanı yanına çağırarak (stayjeriymiş) " söyle bakalım kızım Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun( HUMK) falanca maddesi ne der ". Kız hiç nefes almadan " şöyle şöyle der efendim" diyerek bana döndü "yani savunma hakkınız gözönünde bulundurulamaz" dedi. Ben ağzım bir karış açık, olup bitene bakarken bir taraftan da gizli kamera arayışı içerisindeydim. Sadece sakin bir edayla "üstadım ben savunma dilekçemi hakime sunacağım . Takdir hakkı kendisinindir" diyebildim . Derken mübaşir tarafından isimlerimiz okunarak içeriye alındık. İçerisi hem çok küçük hem de sağlı sollu sırasını bekleyen avukatlar tarafından dolu. Celse açıldı, ben savunma dilekçemi mübaşire hakime verilmek üzere uzattım. Üstat yine aynı ses tonu ve artiz edasıyla " Efenimmm HUMK' nun falanca maddesi uyarınca süresinde cevap verilmediğinden davalının dilekçesi gözönünde bulundurulmamalıdır ,dedi. Hakim Fransızların ünlü komedyeni Luis De Funes'in tıpkısının aynısı ama eksta large asık suratlısı. Hakim " Neeeee! Ne yani sen kendi kendine mi gelin güvey olacaksın bu davada , davanın davalısı olmayacak mı ?" diye ,deyimin tam anlamıyla çemkirdi. Üstat ve ben şokta. Ama efendim diyecek oldu üstad,hakim elini havaya kaldırarak susmasını işaret etti. Neyse ilk raund benden yanaydı. Koca bir ohhh çektim.

Bu arada hukuk davalarında yazılı savunma sistemi geçerli olup,taraf vekilleri ya da taraflar tüm savunmalarını yazılı olarak verirler mahkemeye. Pek konuşma gerçekleşmez. Hatta hiç diyebiliriz. Duruşmanın süresi bu sebeple maksimum 5 dk. dır. Ceza davalarında ise savunma esası sözlüye dayanmaktadır.

Hakim benim verdiğim 4 sayfalık dilekçeye bir göz gezdirdi ve bana yine çok gergin , agresif ve bağırmaya yakın ses tonuyla dilekçemdeki bir cümlede ne demek istediğimi sordu .Ben açıklamaya çalıştım ama anlamamakta direniyor .Tekrar açıklıyorum ama hala anlamıyor. Bu sefer başka bir cümleye geçiyor , şimdi burada ne demek istedin? Allah Allah! İlk defa kendi dilekçemden şüphe eder oldum acaba saçmaladım mı diye.Ter boşaldı birden . Açıklamaya devam ettim . Ama bu sefer farklı bir paragraf. Yan tarafta oturan avukatlar pinpon maçı seyreder gibi bir bana bir hakime bakıyorlar , oldukça şaşkın. Onların varlığı sıkıntıma biraz daha sıkıntı ekliyor. Hakim, hakim değil karakol amiri. Bir soru daha; burada ne demek istedin? Bilmiyorum nasıl çıktı ağzımdan, kelimeler usul usul ama duyulur bir şekilde " dilekçemde tüm savunmalarım mevcut olup , anlayabildiğiniz kadarı üzerinden takdir hakkınızı kullanın efendim" deeediiimm ve kulaklarım cümlemin bittiğinde duymaya başladı . Eyvahhh dedim ve başıma önüme eğerek gözlerimi kapadım. Salonda soğuk ve gergin bir sessizlik. Şimdi kovacak salondan diye beklerken ,bu sefer üstada soru sormasıyla açtım gözlerimi.

Ona sorduğu sorular da aynı tavır içerisinde. Cevapların tam karşılığını almadan tutanağa geçirmeye çalışıyor ve bir taraftan da cevaplarını düzeltmeye çabalayan üstadı tersliyor. Göz ucuyla bakabildim üstada, sallanıyor bir sağa bir sola,arada denge bulabilmek için masaya tutunuyor. Artizliğinden eser kalmamış,cebelleşiyor. Celseye başlayalı yarım saat olmuş, ikimiz de bayılmak üzereyken Raund kazanmak derdini çoktan geçmiştik. Kulaklarım uğuldamaya başlarken sanki çok uzaklardan bir ses "Gereği Düşünüldü" ,dedi. " Falanca falanca sebeplerden dolayı davacının davasının reddi ile davayı açmaktaki haksız.......... kısmını duyabildim. Zaptı bile almadan attık kendimizi dışarıya. Ne ben kazandığımın ne de o kaybettiğinin farkında, Üstat önde ben arkada hiç konuşmadan , koşar adımlarla adliyeyi terkettik.

11 Mart 2010 Perşembe

BEYOĞLU OFİS MACERALARI


İlk ofis maceram İstanbul'a geldiğimin 4. ayına rastlar. O dönemin Alman Konsolosluğu avukatı aile dostumuzdu. Yıllar önceki stajyeri ofisine bir gider ortağı aramakta olup durumu hemen bana haber eder. 10 dakikalık bir düşünme süresinden sonra teklİf hemen kabul edilir. Oysa o dört aylık sürede ben elimde harita ile Galata Köprüsü ile ayrılan kısmın neden hala Avrupa yakasına bağlı olduğunu keşfetmekle meşguldüm. Ve adliyelerin yerini öğrenmeye çalışıyordum. Ofis Alman Hastanesi'nin hemen karşısında idi. Ofis arkadaşım ise 40 lı yaşlarda , ilk bakışta oldukça matrak , hoş görünümlü bir bayandı. Bir odanın içinde ikimiz ayrı ayrı masalarda kendi işlerimizi yapacak ; sadece kira,elektrik v.s giderlere ortak olacaktık. Neyse başladık. Bayan sadece haftanın bir-iki günü geliyor, geldiği saatler genelde akşam üstüne tekabül ediyor birkaç saat kaldıktan sonra da Beyoğlu'nda müdavimi olduğunu sonradan öğrendiğim bir bara takılıyordu. Hımmm bana ne dedim içimden; her gün sabahtan akşama kadar birlikte oturmaktan ve zoraki muhabbet türetmektense böylesi iyi diye düşündüm. Ben? Ben sabahları tüm gazeteler koltuğumun altında ofise gelir hepsini bir güzel okur , sonra da pencereden gelen geçene bakardım.Yapacak birşey yok , çünkü ne İstanbul beni ne de ben İstanbul'u tanıyorum; tam bir cahil cesareti ! Gel zaman git zaman aradan 6 ay gibi bir süre geçti .Bu süre içerisinde bayanın mesaileri hep böyle olmakla birlikte han sahibi ofise sık sık uğrar oldu .Çünkü ben kira paramı -bir Allah bir de ben bilirim nasıl denkleştiğini- tamamlamış olsamda ortağım hep bir mazeret bulmaya başlamıştı . Yarın, üç gün sonra,bir hafta sonra ödeyeceğim'ler, hadi bu ayı sen öde sonrakini ben öderim'e dönüşmüştü. Allah'ım tam bir kabus yaşıyordum . Ben yarısını zor tamamlarken han sahibine rezil olmamak adına tamamını ödemek zoruna kalıyordum .Böyle böyle sekiz ay geçti; ta ki bir sabah pılımı pırtımı toplayıp avukat bayana bir güzel mektup döşenip ofisi terkedene kadar.


İlk ofis deneyimimin kabus olduğuna mı yanayım, ofisten olduğuma mı yanayım, yanayım yanayım kadehlerde yanayım...


Çıktım İstiklal'de dolaşıyorum. Girmediğim han, sokak, mezbaha kalmadı. Ofis kiraları korkunç. Hem yürüyorum hem ağlıyorum.Yok yapacağım dedim, yapacağım ben bu mesleği. Bu arada kurum yada özel bir yere bağlı çalışmak da istemiyorum ve direniyorum. Akşamına çok samimi bir arkadaşıma gittim dertleşmek için. Kardeşi inşaat mühendisi ve o da bir ofis arayışında. Bana ille de bir avukatla olmam gerekmiyor dersen birlikte bir ofis tutalım ve başlayalım ; birlikten kuvvet doğar dedi. Gerçi o kuvvet beni boğmak üzereyken kaçmıştım diğer ofisten ama yapacak birşey de yoktu. Tünel Meydanında küçücük birbirine bağlı iki oda tuttuk.Odalarımız ayrı ama birbirine açılan bir kapı ile bağlı. Bir yıl zorluklarla geçti. Benim telefonlarım kapanır onunkinden konuşurdum,onunki kapanır benden konuşur. Para tutacağız diye neler yapardık; ama çok iyi iki ortaktık ve mutluyduk . Bir sene dolmasına az kala bir sabah daha ofise geçmeden önce buluşup birlikte Vakıflar 'a gittiğimizde çalan telefonla öğrenmiştik Han'a hırsız girdiğini. 34 ofise birden girip bilgisayarlar çalınmıştı. Şok olmuştuk . Hırsız benimkine dokunmamıştı bile. Çünkü klavyenin bilmediğim pek çok düğmesine basmak suretiyle açılan bir bilgisayardı benim ki. Ama ortağımınki çalınmış, iki gün sonrasına teslim etmesi gereken projeside böylelikle yok olmuştu. Çok üzülmüştük. Hemen ertesi günü başka bir ofis aramaya koyulduk. Galatasaray'da tam altı odalı ve bir önceki küçücük ofisin kira bedeli ile aynı bir ofis bulmuştuk.Uçtuk sevinçten, inanamıyorduk. Artık şans bizden yana olsun diye dua ediyorduk. Kendi kendimize yapılan boya-badanadan sonra yerleştik yeni yerimize.Tam 5 yıl ortaklık , kardeşlik, dostluk, sırdaşlık yaptık birbirimize. O ofiste tutunduk önce birbirimize sonra da İstanbul'a. Orada emekledik, yürüdük , büyüdük. Çok şey yaşadık, çok şey sığdırdık. Yuvalar kurduk, hayatlar bulduk. Beş yılın sonunda sarılarak , ağlayarak ayrıldık daha iyi koşullara kucak açmak için. Ortaklığın gereğini yerine getirmiş , birbirimize yaslanarak ayakta durmuş ama şimdi tek başına yürüme zamanı gelmiş kapımızı çalmıştı. Güzel ,çok çok güzel günlerdi . Geriye dönüp baktığımda altından kalkması ancak cahilliğe nasip olan cesaretle olabilecek cengaverlikti diye düşünüyorum. Bu yaş ve bu kafada cesaret edemezdim . O Galatasaray'da ben ise Eminönü'n de bir beş yıl daha eskidik . Şimdi? Ben tekrar Beyoğlu'na gitme telaşı ve heyacanı içerisindeyim. Taşınıyorum. Ama bu sefer bana önce ev , şimdi de ofis olarak kollarını açacak olan sayısız hatıra biriktirdiğim, mabedim dediğim Beyoğlu evine.


Ahh Beyoğlu, Beyoğlu..Kimbilir bana daha neleri biriktirme imkanı verecek ,anı defterimi doldurmaya yarayacak zamanlar sunacak ; kimbilir daha neler yaşatacak ?

28 Şubat 2010 Pazar

CİHANGİR VE ANILAR

Geçen hafta çoktandır gitmediğimden güncelliğini kaybetmiş banka bilgileri için uğradığım Cihangir her zamankinden farklı geldi bana. Henüz Cihangir Cumhuriyeti ilan edilmeden İzmir'den İstanbul'a yaşamak için ilk geldiğim semtti Cihangir. O zamanda şimdikinden az değildi sanatçı tayfası. Ama magazin sütunlarında bu kadar meşgul etmezdi gündemi. Henüz sınıf atlamamıştı(!) . Çoğu hala dönmelerin ve yosmaların mekanı olarak bilirdi Cihangir'i. Oysa ilk geldiğimde sanatçıların varlığı sebebiyle mahalle baskısının yokluğundan mıdır yoksa ilk geldiğim yer olmasının etkisinden midir bilmem, ben hep bir parça İzmir'i bulmuştum Cihangir'de ve çok da sevmiştim. Tam 5 yıl oturdum; az değil. Yatmaya az kala gece yarısı saat 1 belki de 2 çıkardım sokaklara Doxy ile , malum ihtiyaçlarını gidermek üzere. Bir kere bile önüme çıkan bir serseri ya da laf atan biri ile karşılaşmadım onca yıl . Bilmiyorum , İstanbul'un diğer semtlerinde o saatte dışarda olsaydım neler gelirdi başıma. Sanki bir mahalle değil evimin kocaman arka bahçesiymiş gibi hissederdim . Sıkıldığımda ve hava almak istediğimde Doxy ile sıkça geldiğimiz merdivenlere geldim yine. İçim, esen havadan o kadar ferahlar ve uçmak istediği ile dolardı ki salıverirdim Doxy'i koşsun ve benimle o anı paylaşsın diye. Her defasında olduğu gibi Doxy merdivenlerden aşağıya inmekle kalmayıp yokuş aşağı patikadan Karaköy'e inip beni inim inim inletirdi arkasından. Gördüm ki o patika doldurulmuş, çocuk bahçesi ve yürüyüş alanı yapılmış, düzenlenmiş ve daha güzel bir hal almış. Merdivenlerin başından İstanbul'a baktım. O zamanlar bakarken hissettiklerim çok ama çok farklıydı. Neler hissettiğimi o kadar iyi hatırlıyorum ki ! O günleri anarken bile tıpkı aynı heyacanı hisseder içimin coşkusunu dindiremezdim . Farklı heyecanlarım , beklentilerim ve umutlarım vardı. Oraya koşup ağladığımda döktüğüm gözyaşlarımın adı farklıydı şimdiden , Zühre farklıydı o zaman. Öyle olsa gerek ki ben yine aynı kareye baksam da aynı şeyleri,aynı hisleri bu sefer hiç ama hiç hissedemedim ve şaşırdım kendime, yüreğime. Ana kucağından gelip İstanbul'da yer almaya , mutlu olmaya çalışan o küçük kızı heyecanlandırmak kolaydı o zamanlar, ağlatmak da . Şimdi..şimdi farklı bir gözle baktım yine koca İstanbul'a. Bu sefer hiç bir beklenti duymadan, hiç bir dilekle tutunmadan baktım zamana ,içim kıpırdamadan. Çalan telefonla birlikte yürümeye başladım Karaköy'e. Geliyorum dedim, hemen geliyorum . Koşarak indim hatıralardan kaçarcasına, bu sefer iyiler bile yetmedi bana. Toplu mezarda ,öte yana yolculuk yapsınlar istedim. Şimdi benim olanlara kucak açarcasına açtım ellerimi kimseye aldırmadan havaya. Şükrettim bir kez daha bugüne ,bu Zühre'ye ve sahip olduğum herşeye.



22 Şubat 2010 Pazartesi

( ! )


Sevdadan yorulmuş kalbimin , içine kimseyi almamaya karar verdiği bir dönemde çıktın karşıma. Yorgun, hırpalanmış kalbin en son isteyeceği bir heyecandın sen. Artık kimsenin üzemeyeceği kararı alınarak defter sonlandırılmıştı, tekrar açılmamak üzere. Yeter di. Bu kadar yeter olmalıydı. Artık dingin sularda yüzmeli, ayağımın değdiği yere kadar gitmeli ve bu kadarı beni mutlu etmeliydi. Kontrol bende ( ! ) olmalıydı. Baktım görmedim , işittim fakat duymadım seni . Sen istediğin için yanımda olabilirdin, ama ben istemiyordum; gittiğinde birşey hissetmemek için. İlk defa güçlü hissediyordum ; bağımsız ve yüksüz kalple. Birşey beklemediğini bildiğim halde çok hasta olduğun gün telefon açıp benden şefkat bekleme dedim sana, böyle kabullen ; eğer istiyorsan beni . Ben böyleyim ( ! ) , dedim. Daha da güçlendim, hür hissettim yüreğimi .Bak oluyormuş dedim, ne güzel . Ne aşk, ne sevda, ne de yükü yok artık üzerimde .Ohhh tam da istediğim gibi ( ! )
Kırıla kırıla hırpalanan , hırpalandıkça da hoyratlaşan kalbin karşısında dimdik durmaya çalışırken umrumda bile değildin (!) .
Ben senin bir bir kanatlarını kırarak güçlenirken (!) bir gece uyuduğumu düşündüğün bir saatte bana veda sözcükleri fısıldadın . Gidiyorum dedin. Gidiyorum ama sen mutlu ol diye , gidiyorum ama seni seviyorum diye, gidiyorum çünkü sen beni bul ve tut diye dedin .
Gözlerimi açmak ve gitme demek istedim , diyemedim; çok kırıldım artık korkuyorum, diyemedim; sensiz bundan sonrasını bilemiyorum diyemedim,diyemedim... Gözlerim kan ağlarken sabahı bekledim , birşey diyemedim. Uyandığında herşey farklı olsa, herşeye yeniden başlasak ve sen hep yine ve yeniden yanımda olsan' dı .
Uyandığında sana "GİTME" dedim. Sadece "GİTME ! " .
Bana sıcacık, sevgiyle, bağışlayan , sorgulamayan gözlerle gülümsedin ve elimi tuttun. Ve hala hiç bırakmamak üzere verilen yeminle tutmaktasın.


Yüreğimdeki duvarları kırmak kolay olmadı.Duvarlarımı kendimi korumak adına sağlamlaştırırken seni kırdım ve kırdıkça da güçlendim sandım. Yanıldım, hem de çok. Bana tüm hayatını adamaya, hayatımda hiç tatmadığım anları yaşatmaya hazır,cesur, aşk ve sevda dolu gözlerle bakan mükemmel adamı gün ağarmaya az kala tuttum. Çok geç olabilirdi ; duvarlarımı kaldırmaya tam zamanında ve çok da hazır olduğumu anlamak için. Şanslıyım, çok !

Böyle bir yazı, belki okuma ihtimali düşünülerek , yüreğindeki yaraların hala kanadığını düşünüp, duvarlarını kalınlaştırmaya çabalayan, çabaladıkça daha da kıran ve aslında kırılan, karşısında belki de ona istediği herşeyi vermeye hazır ve onu çok mutlu edecek bir adamı görmek istemeyen tatlı bir prenses için yazıldı.


Aşksız ve sevdasız kalmamak dileğimdir.







10 Şubat 2010 Çarşamba

ÖZLEM...


Zaman zaman gözlerimi kapatıp tulumba sesini duyumsarım. Dedem yüz defa çekildikten sonra sürahinin doldurulmasını tembihlemiştir yine. Mutfaktan gelen takunya sesleri anneannemin kahvaltı hazırladığını anlatıyor bana. Avluya giriş çıkışların sıklaşması artık kalkmam gerektiğini anlatıyor bana. Demek çay da demlenmiş, mis gibi kokuyor. Anneannem yanıma gelip yanaklarımı okşayarak uyandırıyor beni. Salkım söğütün hemen altındaki tulumba ağzından su içen kurbağa ile karşılaşıp selamlaşıyoruz. Huşu içerisinde herşey, aslına uygun. Pencere önündeki hanımeli ve güller olanca sevimlilik ve neşe içinde gözkırpıyorlar bana. Anneannem ilkini sabahın beş buçuğunda dedemle ikincisini de benimle birlikte yapmak üzere kurulmuş kahvaltı sofrasına , bekliyor. O elma kırmızısı yanaklardan alınan koca bir öpücükten sonra radyodan eşlik eden arkası yarınla birlikte sonlandırıyoruz öğünü. Merakla ertesi sabahı bekleyerek yapıyoruz kritiğini . Sonra ver elini dut , sıkıldın mı yemiş , oradan bağ içi; bağa ilk geldiğim günün ilk dakikaları dedemin kurduğu salıncak, oradan yolamaça çıkan yoldaki kargılar ve kargı uçlarından yapılan düdükler, harman yeri, nalbant amcalar, Uslu komşular, yörükler, Nilüfer Abla'nın muhteşem çiçekleri, akşam üzeri dedemin yol başından gelen motorsiklet sesi, koyunlara kesilen karpuz-kavun kabukları, anneannemle yaptığım kurabiyeler, elektrik yokluğunda yapılan sohbetler , dinlenilen müzikler , yanan lüks lambası fitili , dakikalarca süren çabalar, gaz lambasının loş ışığı ve gaz kokusu, çıtlatılan çiğdemler, biraz duvara biraz da kafama çarpan dev ışık kelebeği, peygamber böcekleri , kaplumbağalar, ezberlenen dualar, anneanneye eşlik etmek adına bilinmeden kılınan namazlar , rüzgarın uğultusu , anneanne-dede kokusu, sevgisi , güveni ve özlemi .... Tekrar sabah oluşu ve tekrar tekrar beni ve benliğimi saran sevgi kuşağı.

Özlüyorum, çok özlüyorum herşeyin olması gerektiği gibi doğal , yalın ve mutlu yılları, anları , kirlenen dünyayı algılayamayan yaşları. Özlüyorum, çocuk bakan gözlerde endişesiz ve beklentisiz olmayı.

6 Şubat 2010 Cumartesi

ABİDE


Yağmur yağacak

Ve sevgi fışkıracak topraktan

Büyümeğe devam ederken beni yakalayacak

Ben de seni !

Uçacağız en yükseğe , nefes kesen doruğa

Bir abide olacağız sevgi adına .


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...