9 Ekim 2014 Perşembe

CEHENNEM DERESİ




              Sevgili Hoca'm Gülsen Varol'un ikinci kitabı " Cehennem Deresi" kendime bayram hediyesi olarak düşünüp beklettiğim bir kitaptı. Ben pek çoklarının yaptığı gibi birden fazla kitabı birarada okuyamadığım gibi bir romanı bititir bitirmez bir diğerine başlamakta da zorluk çekenlerdenim. İçine girdiğim romanda hala nefes alıyorken bir diğerinde bulunmayı istemem; kaçarım. Bu duygu içerisinde içinde yok olup gittiğim, orada nefes aldığım kitapların sayısı malesef gün be gün azalırken sevgili Hocam'ın ilk kitabı ( yüzüm kızararak henüz edinip okuyabildiğim ) "Albümdekiler" romanını gözyaşları ile bitirdim. Orada bir süre konaklayıp izin aldıktan sonra " Cehennem Deresi" ne geçtim.

         Her yazısında beni ters köşe eden , günlerce düşünmeme yol açan; zekası, üstün dil becerisine hayran olduğum Gülsen Varol' un muhteşem kurgusu ve karekterleri ile artık ben de  Cehennem Dere'liyim. Orada nefes alıp , roman karekterleriyle başbaşa vererek heyecanlandım, üzüldüm, güldüm ve ağladım....

           Öncelikle benim hayatıma girip vermiş olduğunuz ışık , heyecan ve mutluluktan dolayı teşekkür eder; edebiyat dünyasının bu müthiş romancıya hak ettiği ilgi ve değeri sağlamasını diliyorum.

16 Temmuz 2014 Çarşamba

MERHABA BEYOĞLU


90 lı yıllardı..Arada bir yolunu bulur kalbimin attığı yere kısa zamanlı ziyaretler yapardım; İstanbul'a. Bu ziyaretlerden birinde Halep Pasajının alt katındaki dükkanlardan birinde ( belki de tek bir dükkan vardı tam hatırlayamıyorum ) bir dergi görüp elime almıştım; " MERHABA BEYOĞLU" . 

 Genel Yayın Yönetmeni Gürkan Kuş, Yayın Danışmanı Jak Deleon. Yazı Kurulu Çelik Gülersoy, Özdemir Kaptan Arkan, Giovanni Scognamillo, Jak Deleon, Ergun Hiçyılmaz, Sadettin Davran, Burçak Evren, Arzu Özbakış, Ali Topuz, Küçük İskender, Füsun Erbulak, Mesut Kara, Pınar Çekirge. Elimde bir cevher vardı. Atan kalbimin yaşadığı şehir bir yana Beyoğlu benim için özeldi . 1996 yılında rastlantı eseri keşfettiğim  " MERHABA BEYOĞLU" 1997 yılı başından sonra bir daha yayımlanmadı. Ara Güler'in en güzel fotoları, Küçük İskender'in kallavi küfürlerle bezenmiş şiirleri; Füsun Erbulak' ın şehir tiyatroları ardındaki sönmüş , yitmiş aşkları, kabare suareleri, kulis hikayelerini; Giovanni' den lavanten hikayeleri ve sinema, Jak Deleon' dan Pera'daki Beyaz Ruslar ve Beyoğlu'nun Beyoğlu olmasına kattıkları ve daha nice güzel hikayeler,makaleler.... Hepsinin yüreğine ve kalemlerine sağlık !


Ben o derginin her satırını içtikçe biraz daha yakınlaşırdım sanki "atan kalbime".. İstanbul daha bir başkaydı gözümde; şimdiden uzak. Uzaktayken ağırlığıyla bütünleşen tadı genzimi yakmaz, efsunlar içinde ," atan kalbimle" bütünleşir destan olurdu rüyalarımda... 

Güneşi, denizi, martısı, kaldırımlarıyla farklıydı İstanbul bende; gönlümde. Uzun zaman sürecek bu efsunlanma ne vakit geçti biliyorum, biliyorum da keşke aynı kalabilseydi. Bazen düşünürüm hangi aşkım devam edegeldi. Sıkılıyor muyum, yoksa çok mu şey bekliyorum henüz bulamadım cevabı ; ama aşk kalıcı değil bende. Ben aşka aşık kadın ; sadece aşka..Aşkın şekle bürüneninden çok öte.. Aşklar bir bir geçmekte iken İstanbul ayakta bana bakıyor; o da eski sevgili. 

Bir dargın bir barışık süren ilişkimiz hala devam etmekte; sanırım karşılıklı ve sessizce süren bir tutkumuz ve verilmiş sözlerimiz var İstanbul'la..O da ben de ara ara yutsak da, sözümüz SÖZ; yola devam !


5 Temmuz 2014 Cumartesi


Hergün yazıyorum; ama yukarıdaki resimde olduğu cinsten. Hem de birden fazla; bazen çok fazla...Özledim bloğumu , burada içimi dökmeyi, arkadaşlarımın sayfalarını aralamayı...Özledim!

23 Nisan 2013 Salı

23 NİSAN

Bayramlarda coşar içim; ağlamak için her türlü bahaneye açık yüreğim. İstiklal marşında başladım yine burnumu çekmeye. Erken başladım ağlamalara ben...Hep diyorum , çok sıkıcı bir yaşlı olacağım ! Korkarım babaanneme çektim . Herşeye ağlardı.

 " Yine niye ağlıyorsun babaanne". " Çok sevindim". 
 " E şimdi niye ağlıyorsun babaanne " " Ne bileyim ben!!!"
  " Offf babaanne oooooffff!!!" .

 Yaa böyle işte! Her yakındığım durumun öznesi oldum şimdi. 

Daha yemeğe yeni oturmuşuz, babaannem kolumu dürter ,kulağıma eğilip tatlı göçmen şivesiyle "yapasın bana bi kahve".   " Aaaa babaanne daha tabağa yemek konmadı bile " .  
" Ben diyeyim de; bilesin!!!" . 

Şimdi; daha yemekleri tabağa koymadan kokuyor burnuma kahve.. Bazen uykumun arasında bile.

Gidişat kötü; babaannemi düşündükçe..Bu duygusal yapısına hiç sığmayan patavatsızlıkları vardı. Ağabeyimin nişanında öyle oynadı oynadı ki; bir anda durup " Bu kadar oynuyoruz, kız tarafı  o... demesin bize??? " Millet gülmekten kırılırken o yüzündeki ciddiyeti hiç bozmadan oynamaya devam etti. Daha neler neler.. en iyisi anlatmayayım . 

Bayramdan nelere geldim,neler anlatıyorum....Neyse ,bugün Bayram ! 23 Nisan, neşe doluyor insan !





10 Nisan 2013 Çarşamba

SES



 Sesim sustu! Bu ilk kez yaşadığımız , tek taraflı bir kırgınlık. Ne masalarda hadi hadi söyle ısrarları karşısında kalmasına rağmen sırtını bana dönmeyen sesim şimdi yok ortalarda. Sadece dudaklarım oynuyor ve karşımdaki dudak okumayı beceren biriyse şanslı; yok değilse boş boş gözlerime bakıyor. Şaşkınım .. Meğer ne çok konuşurmuşum ben . Ağzım sürekli açılıp kapanıyor ama ona eşlik edecek ses yok ortada;  gitti. Bazen , inattan hiç konuşmak istemediğim zamanlarda yaşadığımız uyum ve iş birliği aklıma gelince duygulanıyorum; özlüyorum o günleri . Olsa da konuşmasam diyorum. Ama o artık yok! Oysa söyleyecek çok şey varken...Tam da sırasıyken... Neler söylemezdi! Özgürlüklerden yola çıkıp önce kendilerine yol açan, sonra kendinden olmayanları tıkan;  reisicumhur olabildikleri devletlerinde dağa çıkıp hak arayışına girişenlerin çıkış yollarına kırmızı halı dizen ; mesleğini kaleminden kazananların kalem uçlarıyla verdikleri zaiyat(!) ile Destan yazdıran ; Allah'ın , dini ne olursa olsun inanan herkesin Allah'ı olduğunu unutan ; ülkemin her şehrinin birbirinden farklı mozaik yapısını dahi inanç unsurlarına göre sıralayan zihniyetlere, uygulamalara , yerleşmelere, izlemek zorunda bırakıldığımız tradejilere ve zorbalığa, taraf bulamamış iğrenç pazarlıklara söyleyecek çok şeyi vardı oysa... Bu pazarlıkların, masa başı arsızlıklarının memleketimin içinden , yüreğinden,vicdanından çıkan güçle oluşturulmadığını haykırmak isterdi sesim...Ses'im..

7 Nisan 2013 Pazar

TRAFİK-TRAJİK

Hafta içini yoğun geçiren ben , tercih olarak hafta sonunda evimize çok yakın olan yerlerin dışına sızmamaya özen gösteririm .Bu hafta sonu ise zorunlu bir toplantı için yine Beyoğlu civarına yol almak durumunda kaldım.   Kalmaz olaydım. Tam 2,5 saatte varabildim. Bir çile değil bu; işkencenin ta kendisi !!! Aklıma çocukluğumun  her bayramlarında yol aldığımız Akhisar yolculukları geldi. 90 Km., tam 1 saat 15 dakika süren İzmir-Akhisar arasında defalarca uyur uyanır ve "gelmedik mi daha?" diye mızmızlanırdım. Sanırım çok eziyet vermiş olmalıyım ki doğal döngü döndü dolaştı ve benim evden ofisime hergün 1-1,5 saatte yol alacağım , dönüşle birlikte ve arada adliyeye yapılacak gidişleri de içine katarsak ortalama 4 saatin yolda geçtiği bir hayatın içine kafa üstü düşürüverdi . Nereye kadar sürecek bilmiyorum ama ben 6 yıldır aynı eziyeti yaşıyorum. Balkız bu yıl okula başlamadan mutlaka bir çözüm bulunmalı; evlenmeden önceki ofis-ev arası 5dk. formatına uçuş yapmalı.


3 Nisan 2013 Çarşamba

GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ







Haftanın bir günü aynı mahkemenin kapısından saat itibariyle 9.30 da girip 16.30 da çıkıyorum. Benim işim hep o mahkemeyle dolayısıyla da aynı Hakimle. Hakim Bey önemli; hem de çok! Oldukça despot ; arada samimi olma çabaları gösteren çıkışları despot yapısını delemeyecek kadar da zayıf . Ama kaçarı yok; haftanın bir günü teşrik-i mesai zorunlu. Kulakları duymadığı gibi yaza doğru emekli olacak olması dosyalara olan eğilimini de etkiliyor. Gözlem gücümün kuvveti etkilemiyor; o avukatları hiç mi hiç sevmiyor! Çoğunlukla davalı tarafta yer alan benim karşı masamda , bu sefer çok genç bir avukat bayan yer alıyor. Giyimi oldukça modern bu genç avukat kendine güvenini ifade eden vücut diliyle biraz da rüzgar estirerek masadaki yerini alıyor. Ne hoş! İlk zamanlarım aklıma geliyor. Kalbim çarpardı masadaki yerimi aldığımda. Savunmamdaki önemli hususları unutmamam için dilekçem önümde , ağzımdan çıkacak kalbim ve uğuldayan kulaklarımla sesimi zar zor duyabilirdim; ya da öyle sanardım. Genç avukat ismini söyler ve Hakim zapta geçirirken önce vekaletnamesi olup olmadığı sorgulanır. Hafif bir panikle yetki belgesi sunulur . Bu sefer dosyadaki başka bir aksilik göze çarpar ve Hakim bu eksikliğin birkaç celsedir tamamlanmamış olduğunu despot yapısının bulaştığı ses tonuyla tükürürcesine zikreder. Genç avukat, hukuk bürosunda yeni çalışmaya başladığını bu eksikliğin diğer avukatların sorumluluğundan kaynaklanmış olabileceğini özgüven içerisinde, sesi dahi titremeden vurgular. Hakim ısrarcıdır. Eksiklik ısrarının yanında , genç avukatın mesleğini icra koşullarını sorgulayıcı, kınayıcı ve biraz da alaycı bir şekilde eleştiriye döker. Genç avukat da ısrarcıdır.Yine aynı özgüven içinde fakat giderek agresifleşen bir ses tonu ile Hakime kafa tutar. Hakim " kes tamam !!! " diyerek zaptı yazdırmaya başlar.

            " Gereği Düşünüldü: Davacının Davasının REDDİ' ne......".

Göz ucuyla bakabildiğim genç avukatın titreyen elleriyle çantasını zor toplayabildiğini görüyorum. Ne kötü bir gün onun için; hem de çalışmaya başladığı ofiste belki de ilk duruşma gününde böylesine önemli bir davanın onun elinde kaybedilmiş olması....

Yıllar öncesine gidiyorum ; mesleğimin ilk yıllarına... Ünlü bir ceza avukatının ofisinin icra departmanında işe başladığım yıllardı. İcra işini sevmezdi ve o departman avukat olarak benden sorulurdu. Ben ise ceza'ya baygın genç bir avukat. Benim Ceza'ya olan baygınlığımı bildiğinden çok büyük davalara beni de yanına katardı Üstat. Ne davalara tanıklık etmiştim onunla.Celse biter bitmez benim büyülerimi bozmak istercesine nasihata başlardı; " Ceza işi kadınlara göre değil güzel kızım,sakın ha!!! Korkuturlar , zorlarlar ; daha aklına gelmeyecek şeyler yaşarsın...Gerek yok!!! At hırsızlarıyla işin olmasın sakın". Başım hafif önde , dağılmaya yüz tutmuş büyülerin bulutlarını toplamaya çalışıyorum zıplayarak; çaktırmadan". 

Çok yoğun geçecek bir günün sabahında Üstat odasına çağırır. Bugüne yetişmemiz çok zor görünüyor. Filanca yerdeki ağır cezaya senin girmen gerekiyor.Ama karar duruşması bugün. Savcı konuşacak, mütalaa verecek. Hakim sana söz verdiğinde diyeceksin ki " savunmanın genişletilmesini talep ediyoruz, delil sunacağız". Böylelikle kararın o celsede çıkmasını engelleyeceksin...
 Ahh!!! Ben bu kısmı bilmiyorum . Film izler gibi izlemişim bu zamana kadar ceza davalarını."Savunmanın genişletilmesi"  ne demek ? Ya sırasını kaçırırsam, ne zaman söyleyeceğim????? diye düşürken koltuğumun arasına sıkıştırılan dosya ile kapının önündeyim . Adliye yolunda okuduğum duaların sırası bile şaştı. Duruşma salonundayım. Aman Tanrım ben yine hacze çıkayım, vazgeçtim ceza işinden Allah'ım, söz veriyorum buradan bir halt yemeden çıkayım, bir daha hayal mayal yok.Temiz iş icra işi.   Gidersin hacze kaldırırsın oralığı . Hoş orada da dayaktan son dakikada kurtulmuşluğum , hafif tartaklanmışlığım , bolca küfür yemişliğim ve hatta silah doğrultulmuşluğum var ama alışmışım ben buna . Ama buna HİÇ!!! Titriyorum. Savcı mırıl mırıl bişeyler söyledi; duymuyorum . Hakime bakıyorum o da ancak birbirlerinin duyacağı tonla mırıldanıyor . Ben bir ona bir savcıya bakıyorum, küçük bir serçe gibi .Ne zaman diyeceğim dosya üzerine karaladığım "Savunmanın Genişletilmesini talep ediyorum..." u ???  Derken, Hakimin "GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ" sesiyle irkildim. Bir dakika , bir dakika ama bana söz vermediniz dedim; içimden. Sesim çıkmadı,çıkamadı; içime kısıldı.

 ".......'ın TCK nın .... maddesinin ...fıkrasının ...bendi uyarınca 20 yıl HAPSİNE........". YİRMİ YIL!!! Sanki dünyadaki tüm sesler sustu, hakim megafonla kulağıma böğürdü. YİRMİ YIL!!!! Başım döndü, midem bulandı... Duruşma kapısının önünde elimde duruşma zaptıyla bir başımaydım. Dünya yıkıldı üzerime. Ayağımı atmak istiyorum; olmuyor. Biri betonu kırsın diyorum ;yine içimden. Dünyanın en şapşal halinin o andaki tek örneğiyim. Birkaç saat ne yaptım hiç bilmiyorum.Sanırım Saat Kulesinin altında oturmuş olabilirim, Bolulu Hasan Usta'ya da gitmiş olabilirim.YKM den bir çanta da almış olabilirim; ama hiç birini hatırlamıyorum. O tarihlerde cep telefonu icat edildi mi onu da bilmiyorum; ofise gittiğimde meraktan deliye dönmüştü Üstat. Benden önce haberim gitmiş olmalı ofise. Üstat beni görünce ellerimden tutup oturttu . Eyvahhh dedim; yine içimden. Bana bir çakacak herhalde ,öteki elimden güç alacak bir yerlere çakılmayayım diye. Baktım endişe içinde yüzüme bakıyor ve konuşuyor. Neden sonra duymaya başladım sesini. " Kızım üzülme, zaten kararı geciktirmeye çalışıyorduk . Bizimki nafile bir çaba . Sonuç belliydi ; zaten böyle çıkacaktı karar . Senin bunda bir kusurun kabahati yok...." Sarılmışım Üstat'a salya sümük. Umrumda değil ceketinin gözyaşı ve sümükle karışmış hali.

Dudağımla gülümsemeyle salondan ayrılırken gözlerim genç avukatı aradı. Teselli adına söyleyeceğim birkaç cümleye ihtiyacı olmalı diye düşünürken , ıslanmaya yüz tutmuş gözlerle yanındaki avukata heyecanla birşeyler anlatırken, mübaşirin beni çağıran sesiyle duruşmaya geri dönmek zorunda kaldım.





18 Kasım 2012 Pazar

MAVİ BOYALI EV

Uzun zamandır bu kadar erken çıkmamıştım Beyoğlu sokaklarına. Her saatini bilirim de en çok sabahlarını severim ben buranın. Yadırgamadan uzak, umarsız kabullenir herkesi , katar içine. Yeter ki sen iste, itme  ve de korkma . 
Çoğu kepenkler kapalı, sessizlik hakimdi caddenin tümüne. Sıraselviler girişindeki işlerimi hallettikten sonra aşağı Cihangir'e doğru yürümeye başladım. Savoy Pastanesi' ne geldim. Bir zamanlar sıkça yapılan kahvatılar , her hafta alınan kepekli kurabiyeler aklıma geldi, gülümsedim. Bu caddeye her gelişimde yüreğim sıcacık olur ve kalbim bir başka atar. 
Cihangir zaman içinde çok değişti ve ben bu değişikliğe bizzat tanık olmuş kişilerden biriyim, şanslıyım. 

Savoy'un karşısındaki bankanın yanındaki çıkmaz sokağın bitimindeki eve geldiğimde yıl 96' ydı. Küçük, tek katlı mavi boyalı o ev benim 2000 den sonra İstanbul'da sürecek yaşantımın ilk temellerini atmaktaydı . Bahçe kapısından içeri girdiğimde bir anda yanımda biten azman köpeğin hızı, ağzının göbeğime çarpmasıyla durmuş; ayaklarımı hiç hissetmeyen bedenim ve durmaya yakın kalbimle bu Doxy ile ilk tanışmam olmuştu. Şimdi o sokak, bir kafeye ait hınca hınç doldurulmuş masalardan ibaret. O yıllarda aynı sokakta bir iki basamakla inilen küçük bir kahvehane vardı ve Cihangir plato olmaktan uzak havasıyla daha samimi ve sakindi. O ev bir grup müzisyenin hem ev, hem dershane hem de prova yaptıkları bir mabeddi. Bu provalara evde yapılan çaylar yetmeyince bahsettiğim o küçük kahvehaneden çaylar yağardı , günışığına kadar süren prova ve ona eşlik eden sohbetlere.  Hümeyra' nın en son kasetinin tüm provaları, Ajda'nın 98  yılında çıkarttığı kaset kaydının alt yapıları, Yeni Türkü'nün prova ve toplantıları, daha neler neler... Şimdi popstar olmuş o zamanın yeni yetmeleri hep o evden geçti, palazlandı. Provalara öğrenciler yağardı workshop niyetiyle. Müzik aleminin hocaları , üstadları evin müdavimlerindendi. O küçük tek katlı mavi boyalı evde oluştu Bilgi Üniversitesi'nin Caz Bölümü fikri. Ve hayata geçtiğinde Bölümün kadrosunu oluşturan o hocalar harikalar yarattı. 

Ben her Savoy'a geldiğimde oturur, o çıkmaz sokağa karşıdan bakarım, sadece bakar anılara dalarım. Bunca yıl ,çıkmaz sokağa girip küçük tek katlı mavi ev hala orada durur mu diye bakmadım, bakamadım, bakamam. O evi İstanbul'da yaşamaya başladığım 2000 yılında kapattı(k). Başka bir evde başka bir hayata merhaba dedik; ondan sonra gelecek hayatları bilmeden... 

Hayatımda kalıcı izler bırakan kişiler ve yerler oldukları yerde donsunlar isterim. Değişimleri acıtır, kanatır ruhumu ; zor kabullenirim. Hayatta hiçbir şeyden korkmadım onları aynı yerde göremeyecek olmaktan başka. 

Hayal etmek güzel ve oldukça basit. Geçen günler ve değişimlere rağmen yaşanılanlar, hatıralarda kalanlara dokunmadan yeni anlamlarla bendeki yerlerini hep koruyacaklar. 

13 Ağustos 2012 Pazartesi

KÜL KEDİSİ


Önlüğü yenilenmiş , ütüsü yapılıp asılmıştı yeni yıl için. Ama annesinin istenmeyen gebeliğe son vermek adına  yaptıkları bebekle birlikte canının da mal olmasına yol açmıştı. Kalakalmıştı bir baba ve küçük kardeşle başbaşa. Önlük asılı olduğu yerde kalmış üzerine giymek kısmet olmamıştı. Henüz o da küçük bir çocuktu. Evin ve ufak kardeşinin abladan dönme annesi olma çabaları yetmemiş, çaresiz kalan babası bir süre sonra yeni bir kadınla evlenmek zorunda kalmıştı. Küçük kız hem kardeşine hem de yeni gelen gelinin hemen hamile kalmasıyla doğan bebeğine bakıcılık yapmaya başlamış, üvey annenin en ufak bir durumda dudak bükmesine yol açmamak adına her şeyi yapar olmuştu. "Hayır" ı olmayan bir çocukluk ve genç kızlık günleri evleneceği dominant bir erkekle bütünleşerek hayatını kaplamıştı... Külkedisinin mutlu sonu onun hayatında hiç gerçekleşmeyen beklentisiz bir uzay boşluğuydu. 

Çocukluğumun büyük bir parçası, yüreğimin köşesi gül kokulu anneannemin kimseye "hayır" diyemediği ,tevekkül ettiği ve sürekli gülümseyerek baktığı hayatı sona erdi. Onla birlikte geçirdiğim tüm zamanların üzerimde yarattığı etkileri beni takip edecek ; ondan öğrendiğim sabır, şükür ve hamd etmenin yarattığı huzur ile yola devam edeceğim.

9 Haziran 2012 Cumartesi





Bu aralar çok dalgınım. Arabayla giderken bir köprünün altında durduğumda kendime geldim ve nerde olduğumu bilemedim. Sanki orada uyanmış, ya da biri tarafından oraya konulmuştum. Bu akşam ise yemek masasında bardağıma yeniden meyve suyu doldurmak istediğimi düşünüp, masanın karşı çaprazında bulunan şişeye baktığımı hatırlıyorum . Daha sonra ise bardağın dolu olduğunu gördüm. Hangi ara o bardağı doldurduğumu asla hatırlamıyorum. Kayıt hiç yok ,tertemiz . Bu aralar çok dalgınım ve bundan korkuyorum. Sarfedildiği söylenen diyologları hiç hatırlamıyorum, kulağım o kelimeleri sezmiyor bile . Sanki kayda basılmayı unutulan teybin boş kasedi gibiyim. Kafam kendi düşüncelerim , replik ve düpliğini kendi oluşturduğum cümlelerle dopdolu ancak dış aleme kapalı. Ne korkunç bir durum kendinden şüphe etme . Dedim , demedim; dedin, demedin.. Sürmenaj bu olmalı. Bu beyni dinlendirmeli. Buradan gitmeli. Gökyüzüne uçup süzülmeli. Balık olup diplere inmeli. Sessizliğin sesini dinlemeli. Güneşe yüz vermeli. Toprağa ayak basmalı. Yollara vurmalı. Bilmediğin yerlerde durmalı. Kendi adımı unutmadan sevdiğim herşeyi tekrar tekrar kucaklamalı. 

27 Mayıs 2012 Pazar

NORMAL

Konservatuvarın yıl sonu konserlerini kaçırmazdık babamla, özellikle de şan gecelerini. O yıl ki konserde sahnede fazlasıyla yer alan kişi , bas bariton olağanüstü sesi ,değişik fiziği ve vücut diliyle diğerlerinden çok farklıydı. Aryası bittiğinde verdiği selam , yüz ifadesi ve yürüyüşüyle izleyenlerin hafif gülümsemelerine sebep oluyor ama hayranlık daha ağır basıyordu. Yıl sonunda özel şan dersleri için konservatuvara gidildiğinde master öğrencilerinin en iyisi olan bu kişiden ders almaya başladım. Ben kendisine .... ağabeyi diye hitap ettiğimde etraftaki gülüşmelere ve kol dürtmelerine şahit oluyor anlam veremiyordum; anlam verebilecek ne yaşa ne de tecrübeye sahiptim. Bir gün ders sonunda kapı çalındı ve içeri giren kişi kulağına bir şeyler fısıldadı. O anda elektrik çarpmışa dönen ve ne yapacağını bilemeyen ....... ağabeyi buz kesmişe döndü. Gözleri doldu ve ellerimi tuttu. Geldi dedi. Kim? dedim. O dedi. O kim diyen gözlerimi tek aşkım diyerek yanıtladı. Hadi dışarı birlikte çıkalım , onu tek başıma görmeye hazır değilim dedi. Çıktık. Bir grup kalabalık öğrenci içerisinde kızların hangisi olabileceğini düşünürken beyaz tenli çok yakışıklı birini gösterince birden yer ayağımdan kayar gibi oldu. Başım döndü ama sanırım belli etmedim. Çünkü o benden daha bedbaht bir durumda , yüzü bembeyaz olmuş bayılmak üzereydi. Aşkının hikayesini anlatmaya başladı; karşılıksız tamamen platonikti. Bir süre sonra derse girdiğimizde bu kez ona hitap edilmiş şiir defterini çıkarttı. Gözyaşlarına engel olamıyordu. Bu durumun , yani eşcinsel olduğunun kendini bildiğinden beri var olduğunu ve ailesinin de onu böyle kabul edip sevildiğini anlattı. O zaman anlamıştım manalı gülüşlerin, imaların sebebini. İlerleyen zamanlarda ailesinin İzmir'in en iyi ve tanınmış ailelerinden olduğunu ve gerçekten de onu olduğu gibi ve çok sevdiklerine tanık oldum. Bu sevgi ve kabullenilme ona iyi bir kariyer sağlamanın ötesinde başarının da kapılarını açmıştı. Birçok uluslararası festivalde onlarca ödül ve Türkiye'nin köklü geçmişi olan bir devlet operasında solist sanatçı olma ve hala devam etme şansını sağladı. Başarılarına başarı katmaya devam ediyor.


Tüm bunları hatırıma getiren şey geçenlerde duruşma sırasını beklerken bir transseksüelin sanık sıfatıyla duruşmaya çıkması oldu. Polis tarafından arabada oral seks yaparken yakalanmıştı. Daha önce de aynı suçtan dolayı cezası ertelenmiş bu sefer her iki suçun cezası birleşerek hapis cezasına hükmedilecekti. Sonuç farklı olsa dahi çıkışta yapacağı iş yine fahişelik olacaktı. Başka şansı ve alternatifi yoktu. Acaba içindeki kadınlığı hissettiğinde ailesinin verdiği tepki ve müeyyidesi ne olmuştu? Bir çokları gibi dışarıda hayat aramalarına sebep  ilk itelenmeyi ailede yaşamaları... Kabullenmek kolay değil, kolay olmasa gerek. Bunun doğuştan kaynaklanan bir sebep olduğunu düşünen, bilen ailelerin sayısı çok ama çok az. Onları diğer çocuklarından farklı , anormal hatta engelli  görmeyen aileler çocuklarına sevgi ve güvenle toplum içindeki yerlerini sağlamlaştırma konusunda ilk temeli oluşturuyor. Önyargısı kuvvetli bir toplumda yer almaları kolay olmasa da başları dik durabiliyorlar. Örnekleri var; az da olsa.


Bu uğurda aile mahkemesinde mahkumiyet alan ve cezasını canıyla ödeyenlerin sayısı oldukça çok. Kadın cinayetleriyle, eşcinsel cinayetlerini "NAMUS" adı altına alan ve haklılığını bu iki hecelik kelimeye sığdıran zihniyetin mahkumiyeti hangi yasa maddesi ve hangi  müeyyide altına alınırsa alınsın sonu gelmeyecek bir ülkede yaşıyoruz. Bu ülkenin başbakanının kadının yasa ile çerçevelenmiş kürtaj hakkını "cinayet" olarak nitelendirmesinin altında NAMUS kavramının kalp ve beyinden çıkıp , bel altına alınmış hali yok mu? Sizce? ....



13 Mayıs 2012 Pazar

CANİÇİM



Bayram sabahında yaşanır hüznün sevinci silişi
Gidenler dönmüyor annem 
Ağlama caniçim
Hiç bir şey aynı kalmaz demedin mi
Dinle sen,seni
Soldurma gül yüzünü annem
Ağlama caniçim
Ağlama


Ağlama sen
Ağlama

Bak anne sen hep aynı gözle
Bak anne sen hep aynı yüzle
Kalıversen hep aynı izle
Sarıversen hep aynı güçle
Annem



                                                                                                                                                                 ( Şarkı Sözüdür )

11 Mayıs 2012 Cuma



Sen yara almayan bir kale
Her vuruşta sağlamlaşan
Korkusuzca çoğalan
İçimde bir türlü
Kaybolmayan
Katilimsin

Yıkılmazlarım cam
Tuzbuz.
Duvarlarım kum
Dümdüz.
Sen arsız sinsi bir kuş
İçime varan  yolda
Düpedüz bir DÜŞ.

Veda bu

Yanıbaşımda
SÖZSÜZ
Bana yakın
Benden uzak
Sevdiğimsin.







5 Mayıs 2012 Cumartesi

HIDIRELLEZ



Alacağımı bile bile bir ay öncesinden başlardım o gece için izne ; aman bir aksilik olmasındı. On iki yaşımdan geceleri tek başıma dışarı çıkma zamanı gelene kadar bu süreç hep böyle geçti. Yılda bir gelen özgürlüktü Hıdırellez benim için. Okuldan heyecanla gelir bazen eve bile uğramadan Aşiyan' ların bahçesi, biz çocukların tek mabedi bahçede bizden büyüklerin katkısıyla ödevler bitirilir uslu çocuk edasının etiket gibi asılı yüz ifadesiyle eve yönelinirdi.

Akşam üzeri başlardı bir hareket. Erkek çocukları yanacak ateşler için çalı çırpı toplama işine koşardı. Akşama doğru tüm hazırlıklar biterdi. Büyükler bahçedeki gül fidelerinin altlarını çakıl taşları ve  kağıtlara yazdıkları dileklerle doldurmuş bozmamamız için tembihler edilmişti. Babam eve geldiğinde ve sofraya oturulduğunda başlardı kalbim çarpmaya. Hiç izin vermediği olmamıştı ama ben bir ilki yaşamaktan korkardım her nedense. Bu izinlerin aslında en büyük garantisi ağabeyimin varlığı ona duyulan sonsuz güvendi. 

Alınan izinle birlikte önce birinci katta oturan Deniz' e uğrar sonra yan blokta oturan Zehra alınır bahçeye koşulurdu. Sitenin tüm çocukları teker teker bahçeye akardı. Yaklaşık yirmi, diğer yerlerden gelen çocuklarla bu sayı elliye kadar çıkardı. Kendi yaktığımız ateşten tutulan dileklerle defalarca atlardık. Ateş söndükten sonra alt ve üst mahallere geçerdik.Gece gece sınırlarımızı aşmaya (!) bayılırdık. Bakışmadan ibaret aşklarımızı gündüzden öte görebilmek yılda bir gelen düşün gerçeğe dönüşüydü.

 Gece yarısı bahçeye döndüğümüzde Yalçın Amcamız  akordeonu ile  kendi balkonundan canlı konser verirdi yüzünde her daim muzip çocuk edasıyla. Bizler bahçede, büyükler balkonlarında alkışa tutardık her şarkı sonrasını. Hemen onun yanındaki balkondan Yücel Amca yaylı tamburunu ya da darbukasını çıkardı mı bilirdik ki bu konser saatlerce sürecek ve bizim özgürlüğümüze de uzatma sağlayacaktı.

Böyle geçti Hıdrellez geceleri yıllarca hiç sektirmeden aynı heyecan,coşku ve mutlulukla. Bizler , bizden öncekilerden gördüklerimizi  devam ettirdik, yine hep birlikte bir nesil el ele . Aşiyan çocukları hep birlikte büyüdü ve bizden sonra da o günleri devam ettirecek kimse kalmadı.

Şimdi ben her hıdrellez o günlerin coşkusunu içimde taşır , anıların sularında yüzer ve el sallarım geçmişe.  

27 Nisan 2012 Cuma

İLK MÜRÜVVET


Ufaktan ufaktan bir çalışma vardı ama ihtimal vermedim. Ne de olsa henüz ana sınıfı bile değillerdi, miniktiler. "Anne kelebek oldum ben", " aaa ne güzel , hadi söyle" , " ı-ııhh unuttum işte".. Diyologlar hep böyle kaçak güreş. Ta ki 23 Nisan'dan iki gün öncesine kadar öğretmeni, çantasına bayramda giymesi gereken kıyafetleri belirtene kadar ciddiyet anlaşılamadı bizler tarafından.

Bayramlar hep mutlu etmiştir beni. Ama bu bayram başkaydı, kızım ilk kez sahneye çıkacak kelebek olacaktı. Heyecanımın yanında endişelerim de vardı. Çünkü Balkız çok alkıştan, fazla tezahürattan hoşlanmaz, bizim gösterdiğimiz coşkudan rahatsızlık duyar bazen bulunduğu ortamı terkederek tepki gösterirdi. Ya bizi gördüğünde sahneyi terkederse? Aklımda hep bu ihtimal vardı. Akşamdan hazırladım kıyafetlerini yanyana dizdim ; ben ondan heyecanlı ve telaşe. Sabah herkes uyurken sofrayı kurdum ama kursağımda bir yumruk ; ya sahneyi terkederse? Elimi kafamdaki düşünceleri kovmaya yarayacakmış gibi sağa sola salladım ve çocukluğumdan beri her bayram  " bugün bayram erken kalkın çocuklar..." şarkısını yine çenem titreye titreye söyledim. Nedense ben her bayram  böyle duygusallaşır gözyaşı israfına sebep olurum. Çoğu duygusal durumlarda domuz duyarsızlığına bürünebilen biri için bu durum beni gerçekten sarsar ,şaşırtır ama değişmez. Bayramlar hep duygusal ve özeldir bana.

Balkız da o sabah her zamankinden enerjik ve mutlu uyandı. Kahvaltı sonrası evden çıkarken Baba ile gözgöze geldik ; onda da bir sıkıntı..

Sahnenin tam karşısında arkalara doğru yer bulduk . Önce Şehit'ler için saygı duruşu ardından İstiklal Marşı . Büyük kısmını söyleyemedim dudaklarımı büzmekten ve gözyaşlarımı silmekten . İyi ki hep böyle bir kadın olmadığımı düşündüm, ne sıkıcı olurdu(m) . Akabinde minikler anons edildi ve Balkız sahnede ! Sadece tek bir gösteri beklerken Balkız başka bir grupla şiir okuyor hem de yüzünde çok ciddi ve kendinden emin bir ifade ile.  Ardından da kelebek gösterisinde . Şoktan kurtulamadan gösterisi bitti. Endişelerimiz yerini bulmadı. Balkız sahneyi terketmenin ötesinde  kendisinden daha büyük sınıfın gösterisini kurtarmıştı; hastalandığından gelemeyen çocuğun yerine geçip şiirini ezberleyerek . Müthiş bir iş başarmıştı .

Gösteri sonrası o sınıfın öğretmeni önce Balkız'a sonrasında da bize teşekkür etti.

Ben o gün hep ağladım ve müthiş sıkıcıydım. Ama Balkız hem gösterisi hem de kendi  başarısı için gözyaşı döken annesinin bu kulak memesi yumuşaklığı ve ıslaklığı için çok ama çok mutluydu.

Bir ilki yaşamıştık ailece ve kısacası hepimiz mutluyduk. Balkız bizim tahminimizin de ötesinde büyümüştü. Evde bize çetirdiklerinin adı "şımarıklık" , bizim o gün yaşadıklarımıza ise aile büyüklerinin vermiş oldukları ad  "  ilk mürüvvet"  olarak adlandırılıp kayıtlara geçti.

30 Mart 2012 Cuma

YOK HÜKMÜNDE "KADIN"



Bu yoğunluğun içerisinde günleri değil ayları takip etmekte güçlük çekiyorum. Sabah girdiğim duruşmalar eğer şanslıysam 12.30-13.00 de sona eriyor. Şanslı olmadığım günler çoğunlukta; adliyeyi kapatıp direkt eve geçiyorum. Dün kaçak tek duruşma için ( ben duruşmaları belli günlere topluyorum ama bazen farklı günler olabiliyor, buna da kaçak diyorum ) adliyedeydim . Öğle yemeğini çok uzun zamandır tanıdığım bir avukat arkadaşla birlikte paylaştık., sohbet ettik. Sohbetin konusu döndü dolaştı kadının çalışmasına geldi. Bana " kocandan harçlık alamıyor musun ki hala tırmalıyorsun " manasına rahatlıkla çekilecek  ve içerisinde kesinlikle alınganlık yapmama ve tırnak çerisindeki cümleyi anlamama sebep olacak o malum soruyu sordu ; - Paraya mı ihtiyacın var???-  Şok oldum, tam bir şok! Önce şaka yaptığını sandım ve gülümsedim. Baktım beyefendi benim cevabımı bekler ciddi yüz ifadesiyle beklemekte. Bir iki öksürmekle birlikte kendime geldim. Hani karşımdaki meslektaşım olmasa burada zikredilmesi ayıp olacak bir düzinden fazla argo kelime devreye girecek ama adam meslektaş, bir avukat! Ne diyeyim, ne anlatayım... Kadının çalışmasını maddi durumu ne olursa olsun, hele ki iyi ise gereksiz gören ve bu zamana kadar tanıdığımı sandığım ve bu zihniyetini ancak şimdi görebildiğim bu arkadaş için yapılacak birşey olmadığına karar vererek sadece omuz silktim. Cevabımı kendi yorumlasın ve hatta ne isterse onu düşünsün istedim. Kendi gibi aynı sıralarda okumuş birini meslektaşı görmekten öte "kadın " olarak gören zihniyet bu sefer üzerinde cüppe ile karşımdaydı; bana çok yakın.

Kadın'ı dar kalıplara sokan baskıcı bakış açısını kırsal kentlerle sınırlamak ne kadar yanlış! Feodal erkek bakışı okuyup meslek sahibi olmakla da aşılamıyor, bu bir gerçek! 

Geçen ay Meclisten çıkan ve kadını korumaya yönelik yasa paketinin ne kadar ciddiye alınması gerektiği gerçeği OKUMUŞ-OKUMAMIŞ-MESLEK SAHİBİ-MESLEK SAHİBİ DEĞİL tüm kadınları çok ama çok ilgilendiriyor.

22 Şubat 2012 Çarşamba

NE VAR NE YOK

Bu aralar yazı yazmakta zorluk çekiyorum. Aklıma gelenleri kaleme almazsam 5 sn sonra kendi kendini imha ediyor ve ben boş sayfaya doğru kendimi bakar buluyorum. Yazı yazma dürtüme bir engel de her türlüsü denenip deneme sonucu çıldırıp en iyisi olduğunda karar kılınan, bu seferde baz istasyonlarının fazla olmadığı bir yerde konuşlanmam sebebiyle vuslata erememem. Şimdi de cuka cuka cuuuuukkkk diye bağıran bir miki fare beynimi yediği için zorlanıyorum ama yazacağım, yok yok yazacağım fena inat ettim.

Görüşmeyeli ne var ne yok derseniz , iki yıldır bizimle birlikte yaşayan , bana kardeş kızıma abla olan Hati gitti. Ağlaya ağlaya içi dışına çıktı bende ise hiç. Bu kadar mı taş oldum sorusunu es geçtim, ben duygusal sömürü teşkil edecek her durumda domuza dönüşme becerisine sahibim. Sanırım bu bir mesleki defo olarak kişiliğime yer etmiş durumda. İyi mi? ehhh ne diyeyim elle gelen düğün bayram demişler. Çok dağıttım konuyu hemen toparlıyorum. Üzüldüm tabii canım, dıştan taş gibi görünsemde içte gastritim artmış , artmakla kalmamış tavan yapmış durumda köpürüyor. Bundan dört sene önce terkedildiğimizde durum daha vahimdi . Ben bir günde ofisimle birlikte yürütmekte olduğum iki büyük firmaya el sallayarak kızımı ayağımda uyuturken bulmuştum kendimi. Yalnızlık zor çok zor gurbette. Çalacağın kapıların koşullarının uygun olmaması seni senle başbaşa bırakıyor. Oysa bekarken şu anlattığım çocuk ,kreş, bakıcı ve benzeri her tür durumlar bana ne sıkıcı ve basit gelirdi...Alışacağız boşluğuna Hati'nin çaresiz.

Veeeee  "Bir mucize olan hamilelik kırk hafta sürer
               Bebekler kırkıçıkarılmadan evden çıkarılmaz
               Adam olmak için kırk fırın ekmek yemek gerekir
               Birşeyi kırk kere söylersen gerçek olur
               Hamamda yıkanan kişilere mis gibi kırklanmışsın denir
               Canımız birşeyi istemediğinde kırk dereden su getiririz ve daha neler neler, kırk iyidir ! :) " diye bir mesaj kırk yaşımı kutlayanlar arasında en çok hoşuma giden mesajların başındaydı. Evet 40 oldum ! Otuzlu yaşlarda bile kendimi bu kadar genç ve güzel hissetmemiştim.Yok bu öyle kendini beğenmeden öte bir duygu ; daha çok benimseme, özümseme, kabullenme ve farklı bir tür huzur.
Evet 40 'ım ama sanırım ben kırkta kalıp çöreklenmek istiyorum ; on yıl sonra 41,5 olabilirim :))
En güzel hediye ise Balkız'ımın elleriyle yaptığı resim ve çantaydı. Ondan aldığım ilk hediye. Ama henüz bilmiyor ki , o benim yaşam hediyem!!!


18 Aralık 2011 Pazar

HASLET ( ! )



Canımı çektirenler :


1- Şöööyleee içi hınca hınç dolu bir müzik holde muhteşem bir şov eşliğinde şarkı söylemek ( çıkıp gitme tercih meselesidir )

2- Sabahtan çıkıp tekrar gün doğumuna kadar gezmek, tozmak, avarelik etmek,serseriliğin dibine vurmak

3- Haftada iki gün hiç bişey yapmadan,yemeden,içmeden yatmak ; uyumak , uyanmak ve tekrar uyumak

4- Tek anlatımda anlaşılabilmek

5- Sansürsüz küfretmek , adam dövmek

6- Kaşlarımı jiletle kazımak ( yok hayır delirmedim :)

7- Eve geldiğimde yaklaşık bir saat kimseyle konuşmamak

8- Hati'nin külotlarla havluları birarada yıkamadığını görmek

9- Çizgi film kahramanı olmak

10-Gece saten geceliklerle yatıp üşümemek , kalkıp tekrar penyelere bürünmemek

11-Damdan dama koşmak , atlamak , uçmak , kafa üstü düşmek ama ölmemek 

12- Işınlanmak,istediğim her yere

13- Bir teknede yaşamak , uyanır uyanmaz denize atlamak

14- Arada sırada Ay' a da gitmek ve zıp zıp yürümek

15-Metrobüse binerken önümdekine bir çimdik atabilmek

16-Arabayla giderken önümdeki arabaya BAM diye geçirmek ve bunu defalarca tekrarlamak

17- Muhteşem dans edebilmek

18-Karşı masada bana bakıp çemkirerek  savunma yapan avukatın burun deliklerine parmak sokmak

19-Avazım çıktığı kadar çığlık atmak

20-Saçlarımı yeşile boyatmak

21-İşi düştüğüne hatır sormak bahanesi yapan, tam kapatırken asıl sorununu anlatanların üzerine kusmak

22-İki çocuk daha doğurarak hiç kilo almamak ve o bebelerin ben hiçbişey yapmadan kendi kendilerine büyüdüklerini görmek

23-Nerdesin ? diye soranlara Cehennemin dibinde , diyebilmek



Durup düşnmeye başladığıma göre bitti sanırım...

16 Aralık 2011 Cuma

MARŞ MARŞ MARŞ


Ey Vataaaan gözyaşlaaaarın
Dinsin yetiştik çünkü biz!

Gül ki seeeen neşeenle
GÜL-SÜN AY! GÜ-NEŞ!  TOP-RAK!  DE-NİZ !

Ey Vataaaan gözyaşlaaaarın
Dinsin yetiştik çünkü biz!


Çoğu zaman dilimde melodi olur ya da beynimin içinde notalar dans eder ve ben o melodileri dinleyerek uyur ve uyanırım. Bu sabah yukardaki marşla uyandım. Hayırdır , cenk'e de çıkmıyoruz dedim :) Bu melodiler beni ortaokul yıllarına,okul sıralarına konduruverdi. Genelde günün en son saatlerinde yapılırdı müzik dersi. Günün tüm yorgunluğuyla hele hele de bir marşsa asılırdık dizelere bağıra çağıra; coşar, rahatlar, gevşerdik. Bayılırdım marşlara. Okul gezilerinin, otobüslere doluşan öğrencilerin  neşe  içinde coşarak söylediği marşlar hep umut ve mutluluk vermiştir bana.


İşte bu sabah da böyle uyandım; içimdeki coşkuyla yola koyuldum. Ama tüm coşkuları bir iğne misali patlatan , iki ileri bir dur ile devam eden trafikte birden aklıma  bu sefer başka bir marş geldi,


" Hoş gelişler ola Mustafa Kemal Paşa
  Askerin milletin bayrağınla çok yaşa
  ( Burada bağırıyorum ) Arş arş arş ileri ileri
  Arş ileri marş ileri
  Dönmez geri Türk'ün askeri
  Sağdan sola soldan sağa
  Al da bayrağın düşman üstüne!
  .............

15 Aralık 2011 Perşembe



Bazen, büyük bir sürpriz beklemezsin ama düşer ayağına; sana kucaklamak kalır. Tadını çıkarmak en güzelidir...Ötesini gerisini düşünmeden yaşarsın. Ödülün o "an" dır. Yaşamın özü hissettiklerin, beklenti duymadan bulduğundur...Teslimiyet beraatin, gidenler ise sonsuz özgürlüğün olacaktır...















Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...